POLİTİKA Dergiler ÇOĞULCULUK, ORTAKLIK DEMOKRASİSİ

ÇOĞULCULUK YAPISAL OLARAK MÜMKÜN DEĞİLDİR

Çoğulculuk tanımınız nedir? Çoğulculuk kavramının tarihiyle birlikte açıklar mısınız?

Çoğulculuk, liberal demokrasinin temel düşünsel dayanaklarından biridir. Esas olarak özgürlüğün en önemli siyasal değer olduğunu ve ancak iktidarın tek bir elde toplanmak yerine farklı gruplar arasında dağılması halinde korunabileceğini savunur. Tek bir düşüncenin egemenliğine karşı farklılık ve çeşitliliğin önemini vurgular. Tarihsel olarak Avrupa’da mutlakiyetçi devletlerde belirginleşen monist (tekçi) yönetim tarzına tepki olarak ortaya çıkmış; ABD’de ise yeni anayasa oluşumu sürecinde devlet iktidarını sınırlama gibi pratik bir amaçla gündeme gelmiştir. Siyaset bilimi literatüründe sistematik bir biçimde formüle edilip yaygınlaşması ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikalı siyaset bilimci Robert Dahl’un çalışmaları ile başlamıştır. Dahl’un çoğulcu argümanlarını liberal demokrasi kuramlarının elitist versiyonuna tepki olarak okumak mümkündür. Dolayısıyla Dahl’un kuramını anlamak için öncelikle elitist liberal demokrasi kuramlarının tarihsel gelişimine bakmakta yarar vardır.

Liberal demokrasi düşüncesi daha ilk ortaya çıktığı 19. yüzyılda liberalizm ile demokrasinin çelişkili birliğine dayanmaktaydı. 19. yüzyılın liberal düşünürleri demokrat olmakla birlikte aynı zamanda demokrasiyi bir tehlike olarak görüyor ve oy hakkının kadınlar, eğitimsizler ve mülksüzler gibi geniş kesimlere verilmesi konusunda çeşitli çekinceler öne sürüyorlardı. Bu anlamda liberal demokrasi düşüncesi daha ilk ortaya çıkışından itibaren dışlayıcı ve elitist ögeler taşıyordu. John Locke, John Stuart Mill, Alexis de Tocqueville gibi liberaller farklı biçim ve derecelerde “gönülsüz demokratlar”dı. Locke’un mülksüzlere, Mill’in eğitimsizlere karşı ön yargıları, Tocqueville’in “çoğunluğun zorbalığı”ndan duyduğu endişe hep bu gönülsüzlüğün ifadesiydi. 19. yüzyıl liberal demokrasisinin özündeki bu elitist ögeler, 20. yüzyıl başlarında da varlığını sürdürdü ve özellikle Weber ve Schumpeter’in çalışmalarında “elitler arası rekabet” ya da “rekabetçi elitizm” olarak adlandırılan yeni bir biçim aldı. Weber, modernleşme-rasyonelleşme sürecinde ortaya çıkan bürokratikleşmeyi “demir kafes” olarak nitelemiş; modern toplumlara özgü büyük ölçekli ve merkezileşmiş kurumsal yapıların bireylerin karar alma süreçlerine katılımını olanaksız hale getirdiğini ileri sürmüştü. Bürokratik merkezileşmenin siyasi partiler için de geçerli olduğunu ve bu süreçte parti liderlerinin ön plana çıktığını; bu tür partilerden oluşan bir siyasal sistemde ise demokrasinin bir lideri diğerine tercih etmeye ya da “seçilmiş diktatörlüğe” indirgendiğini söylemişti. Ancak Weber bu durumu olumlamıyordu, o anlamda 19.yüzyıl liberallerinden farklı olarak “gönülsüz” değil, sadece “umutsuz” bir demokrattı. Schumpeter ise 1942 yılında yazdığı Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi adlı kitapta 19. yüzyıl liberallerini izleyerek kitlelerin cahil ve yüzeysel olduğunu, politik meselelere dair açık seçik fikirleri olmadığını ve dolayısıyla liderler tarafından kolaylıkla manipüle edilebildiğini ileri sürüyor, bu nedenle “halk egemenliği” anlamında demokrasinin gerçekçi olmamakla kalmayıp aynı zamanda sakıncalı olduğu sonucuna varıyordu. Buradan yola çıkarak Weber’e benzer bir biçimde demokrasiyi elitler arası rekabet olarak tanımlıyor, ancak Weber’den farklı olarak bu durumu olumluyor ve daha da ileri giderek siyasi liderlerin üstün nitelikli, eğitilmiş kişiler olması halinde sorunların en aza indirgeneceğini belirtiyordu. Çok daha radikal, hatta bazı yönleriyle Marksizme yakın sayılabilecek bir perspektiften yola çıkan Amerikalı sosyolog C.Wright Mills ise 1956’da yazdığı İktidar Seçkinleri adlı kitapta Amerikan toplumunun siyasi-sanayi-askeri elitlerden oluşan üçlü bir dikta tarafından yönetildiğini ve iktidarın tek elde merkezileştiğini göstermekteydi. Ancak Mills de Weber gibi bu durumu olumlamıyor, bu anlamda gönülsüz değil umutsuz demokratlar kategorisinde yer alıyordu.

İşte Robert Dahl’un çoğulcu yaklaşımı, umutsuz ve/veya gönülsüz versiyonlarıyla elitist liberal demokrasi kuramlarının eleştirisini amaçlıyordu. Dahl’a göre elitist yaklaşımların tümü bireylerden oluştuğu varsayılan kitleler ile liderler arasındaki ilişkiye odaklanıyor, bireyler ile liderler arasında ara bir halka olan grupların varlığını görmezden geliyordu. Oysa bireyler, baskı grupları yoluyla politik süreçlere katıldığında iktidarın liderlerde toplanmasını önleyerek çeşitli gruplar arasında paylaşılmasına yol açabilirdi. Dahl, 1961 yılında yazdığı Kim Yönetiyor? Bir Amerikan Kentinde Demokrasi ve İktidar adlı kitapta Amerika örneğinde durumun gerçekten de böyle olduğunu göstermek üzere Connecticut, New Haven kentinde varolan formel ve informel iktidar yapılarını araştırmış ve şu sonuca varmıştı: Amerika’da devlet, çok sayıda baskı grubu arasında tarafsız bir arabulucu rolünü üstlenerek bütün grupların uzlaşmasını yansıtan kararlar almaktaydı ve bu anlamda elitizm kuramcılarının, özellikle C. Wright Mills’in iddialarının aksine çoğulcu bir liberal demokrasinin varlığından söz etmek mümkündü.

Robert Dahl çoğulculuk kuramını niçin revize etme gereği duymuştur? Bu revize edilmiş haliyle bile eksikleri nelerdir?

Robert Dahl çoğulculuk yaklaşımını hem ampirik hem de kuramsal düzeyde aldığı ciddi eleştiriler nedeniyle gözden geçirmek zorunda kalmıştır. 1960’larda yükselen yurttaş hakları hareketi ve Vietnam savaşı karşıtı hareket, Dahl’un sözettiği anlamda farklı toplumsal kesim ya da grupların uzlaşmasına dayalı çoğulcu bir demokrasinin Amerika’da varolmadığını ampirik düzeyde göstermiştir. Yurttaş hakları hareketinin kendisi, toplumun çok önemli bir kesimini oluşturan siyahların bir grup olarak Amerikan siyasetinden dışlandığının kanıtı olmuştur. Savaş karşıtı hareket ise Amerikan siyasetinin uzlaşmaya dayandığına dair her türlü iddiayı geri dönülmez biçimde çürütmüş, mükemmel bir biçimde işleyen Amerikan demokrasisi imgesinin Soğuk Savaş ürünü bir yalana dayandığını ve bir dizi dışlayıcı ve elitist karar alma sürecini gizlediğini gözler önüne sermiştir. Yurttaş hakları ve savaş karşıtı hareketlerin ardından yükselen kadın, gay ve lezbiyen özgürleşme hareketleri de Amerikan siyasetinin değer yargılarına dair genel bir uzlaşmaya dayalı olduğu düşüncesini yıkmıştır.

Ampirik düzeyde tarihsel olgularla çürütülen Dahl’un yaklaşımı, kuramsal düzeyde ise en güçlü biçimde Marksistler tarafından eleştiriye uğramıştır. Steven Lukes’un 1974’de yazdığı İktidar: Radikal Bir Görüş adlı kitabı bu eleştirilerin en önemli dayanaklarından biridir. Lukes, bu kitapta iktidarın üç boyutu olduğundan söz eder: karar alma, gündemi belirleme ve düşünceleri yönlendirme. Robert Dahl, iktidarı dar anlamda “karar alma sürecini etkileme kapasitesi” olarak tanımlayarak bu üç boyuttan sadece ilkine, yani karar alma sürecine odaklanmış; iktidarın diğer iki boyutunu görmezden gelmiştir. Davranışçı yaklaşımı izleyerek iktidarın sadece görünen yüzü, yani gündemdeki konularda kimin karar alma sürecine ne ölçüde katıldığı üzerinde durmuş, politik gündemi biçimlendiren yapısal güç ilişkilerini ise analize katmamıştır. Oysa bu mekanizmalar dikkate alındığında, bazı konuların hiç gündeme getirilmediği, böylece o konularda karar alma sürecine katılımın baştan engellendiği görülebilir. Toplumsal-sınıfsal çelişkilerin daha yoğun olduğu meseleler hiç gündeme getirilmezken, görece daha az çatışmalı ve “önemsiz” meseleler gündeme getiriliyorsa, bu tür meselelerde varılan uzlaşma iktidarın farklı gruplar arasında paylaşıldığını değil, tam tersine gündemi belirleyen güçlerin elinde toplandığını gösterir. İktidarın üçüncü boyutu olan düşünceleri yönlendirme kapasitesi de dikkate alındığında ise, gündeme önemli bir mesele getirilse ve tartışılsa bile karar alıcıların düşüncelerini özgür iradeleriyle değil, toplumda egemen olan ideolojik yapılar içinde oluşturdukları ortaya çıkar. Böyle bir durumda varılan “uzlaşma” iktidarın paylaşıldığına değil, tersine toplumda egemen olan düşünceleri yönlendiren yapılarda yoğunlaştığına işaret eder. Peki kapitalist toplumlarda gündemi belirleme ve düşünceleri yönlendirme gücünü elinde tutanlar kimlerdir? Üretim araçlarının sahipleri, yani şirketler. İşte Robert Dahl, bu noktada eleştirileri kabul ederek kuramını gözden geçirmiştir. 1985 yılında yazdığı Ekonomik Demokrasiye Önsöz adlı kitapta siyasi gündemin büyük ölçüde şirketler tarafından belirlendiğini, ekonomik gücün eşitsiz dağılımının politik seçenekleri de sınırlandırdığını belirtmiş ve işçilerin denetimindeki şirketlere dayalı bir sistem önermiştir. Ancak bu modelin de çoğulcu bir güç paylaşımını sağlayabileceği söylenemez, çünkü kapitalist toplumların belirleyici özelliği olan üretim araçlarının özel mülkiyeti sorgulanmadan sadece şirket çalışanlarının karar alma süreçlerine katılımını önermek, işçilerin yine kendi önlerine konan görece önemsiz/çatışmasız meselelerde fikirleri alınarak görünürde iktidarı paylaştıkları, ama canalıcı politik meselelerde yapısal olarak etkisiz kaldıkları bir güç ilişkileri sistemini yeniden üretmek anlamına gelir. Kapitalist toplumlarda ekonomi ile politika alanının kurumsal olarak birbirinden ayrılmış olması da bu durumu besler. Bu anlamda Dahl’un kuramının “yeni çoğulculuk” (neo-pluralism) diye bilinen gözden geçirilmiş versiyonu klasik çoğulcu kurama göre sosyalist demokrasi anlayışına yaklaşmış olmakla birlikte, kapitalizmin bütünsel bir eleştirisinden kaçındığı ölçüde liberal demokrasinin sınırları içinde kalmıştır.

Ülkemizin içinde bulunduğu sorunların çözümüne güçlü bir tek parti yönetimi ile ulaşılamayacağını düşünenler “ortaklık demokrasisi” sistemini dile getiriyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz, ortaklık demokrasisi tartışılabilir, uygulanabilir bir sistem midir? AKP buna ne diyecektir? Özellikle azınlık vetosu gibi argümanları için ne düşünüyorsunuz?

“Ortaklık demokrasisi” (consociational democracy) kavramı ilk kez Hollandalı siyaset bilimci Arendt Lijphart tarafından 1969 yılında gündeme getirilmiştir. Lijphart demokratik rejimleri çoğunlukçu ve çoğulcu olmak üzere ikiye ayırır. İngiltere’de ortaya çıkan çoğunlukçu model, halk çoğunluğunun iradesinin yasama organında ve onun aracılığıyla hükümette yansıtılması ilkesini temel alır ve seçimlerde en çok oyu alan partinin iktidara geldiği güçlü bir yürütme ve iki partili sistemde ifadesini bulur. Lijphart’a göre bu modelin İngiltere gibi ülkelerde iyi işlemesinin nedeni bu ülkelerin görece homojen bir toplumsal yapıya sahip olmasıdır. Din, dil, etnik köken gibi sosyo-kültürel temellerde derin ayrımlarla bölünmüş toplumlarda ise demokrasi ancak farklı toplumsal kesimlerin temsilcisi olan partilerin tümünün yasama organında ve yürütmede yer aldığı çoğulcu bir modelle, yani nispi temsile dayalı bir seçim sistemi ve kalıcı koalisyonlar ile mümkündür. Lijphart bu modelin Hollanda, Belçika, İsviçre gibi bölünmüş toplumlarda istikrarlı bir demokrasiyi mümkün kıldığını savunur.

Bu modelle ilgili söylenebilecek ilk şey, çoğulculuk açısından Robert Dahl’un klasik modelinden çok daha geride olmasıdır. Zira Lijphart’ın modeli tabandan örgütlenen baskı gruplarının çoğulluğuna değil, farklı toplumsal kesimleri yasama ve yürütme organlarında temsil ettiği varsayılan parti liderleri yani seçkinler arasındaki güç paylaşımına dayanır ve bu anlamda özünde elitist bir modeldir. İngiltere gibi çoğunlukçu sistemlerde hiç olmazsa tabandan örgütlenen baskı gruplarının çoğulluğu söz konusu iken, Hollanda, Belçika ve İsviçre gibi ülkelerde baskı grupları yukarıdan korporatist tarzda örgütlenir ve dolayısıyla çoğulluk sadece söz konusu örgütlerin liderleri yani elitler arasındaki güç ilişkileri için geçerlidir. Bu durum, ortaklık demokrasisi modelinin demokratik olma iddiasını baştan çürütür. Sadece bu nedenle bile Türkiye gibi halkın tabandan siyasete katılma mekanizmalarının zaten çok sınırlı olduğu ülkeler için model olamaz.

Ortaklık demokrasisi modelinin Türkiye’ye uygulanabilirliği konusunda bir diğer sorun ise Türkiye’nin ne ölçüde Lijphart’ın sözünü ettiği anlamda bölünmüş ya da “çok katmanlı” bir toplum olduğu ile ilgilidir. Kendi tanımını Hollanda örneği üzerinden geliştiren Lijphart’a göre çok katmanlı toplumlar, din, dil ve benzeri farklar temelinde her biri kendi siyasal, sosyo-ekonomik, kültürel örgütlerine sahip alt-toplumlara bölünmüş toplumlardır. Bu  alt-toplumlardan her biri, kendine ait siyasal partilere, medya kuruluşlarına, okullara ve gönüllü örgütlere sahiptir. Katmansal sınırlarla siyasal, sosyal ve ekonomik örgütlenmelerin sınırları arasında tam bir örtüşme söz konusudur. Bu tanımlama örneğin Kıbrıs için geçerli olabilir, tam da bu nedenle ortaklık demokrasisi modeli iki toplumlu ama birleşik bir Kıbrıs devletinin nasıl mümkün olabileceğini tartışan akademik-politik çevrelerde sıklıkla tartışılan bir modeldir. Türkiye’de ise böyle bir durumun varlığından söz edilemez.

Ortaklık demokrasisi modeline dair en temel sorun ise uzlaşma ve istikrarı sağlayacağı iddiası ile ilgilidir. Bu noktada modeli Hollanda örneğinden yola çıkarak eleştiren Marksist kuramcı Ronald Kieve’in argümanları üzerinde durmak anlamlı olacaktır. Kieve’e göre, bölünmüş toplumlarda farklı etnik, dinsel ve benzeri grupları temsil eden liderlerin biraraya geldiği merkezi kurumsal yapıların gereğine yapılan vurgu, söz konusu gruplar arasındaki çatışmaların çok derin olduğu varsayımına dayanır. Oysa dinsel, etnik ve benzeri sınıf-dışı çatışmalar önemli olmakla birlikte kapitalist sistem içinde uzlaştırılamaz değildir. Sistem açısından asıl uzlaştırılamaz olan sınıf çatışmalarıdır. Toplumsal grupların sınıf-dışı temellerde tanımlanarak birbirinden keskin çizgilerle ayrılması ve sonra da kurumsal mekanizmalarla uzlaşmaya vardıklarının gösterilmesi, her grubun kendi içindeki sınıfsal ayrışmaların üzerini örter ve toplumda istikrar olduğu görüntüsünü yaratır. Oysa kimlik temelinde tanımlanan toplumsal grupların, sınıfsal ayrışmaların önüne geçmesi ancak söz konusu grupların sistemden dışlandığı dönemler için geçerlidir. Etnik ya da dinsel temelde tanımlanan gruplar sistemle bütünleştikçe kendi içlerindeki sınıfsal ayrışmalar ön plana çıkmaya başlar ve liderlerinin ortak bir grup kimliğini yeniden üretmeleri zorlaşır. Liderler arası uzlaşmanın yerini sınıf temelli politik çatışmalar alır ve görünürdeki istikrar durumu ortadan kalkar. Kapitalizmin kriz dönemleri ya da sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı dönemler bu tür gelişmeleri daha da hızlandırır. Kieve’e göre Hollanda tarihi bunun örnekleri ile doludur.

Benzer bir durumun Türkiye için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Örneğin son dönemde Müslüman anti-kapitalistlerin ortaya çıkışını, tam da İslami kesimin dışlanan bir toplumsal grup olmaktan çıkıp sistemle bütünleşmesiyle birlikte kendi içindeki sınıfsal ayrışmaların ön plana çıkmaya başlaması olarak okumak mümkündür. Tersinden bakıldığında Kürt hareketinin içinde sınıfsal ayrışmaya dayalı kimliklerin ortaya çıkmaması, tam da Kürtlerin toplumsal bir grup olarak sistemden kararlı bir biçimde dışlanması ile ilgilidir. Dolayısıyla ortaklık demokrasisi modelinin istikrar getireceği iddiası tarihsel örneklerde doğrulanmadığı gibi kapitalizmin yapısal mantığı açısından da gerçekçi değildir. Bununla birlikte bu model Türkiye’de uygulanabilse, sistem açısından “istikrar” getirmese bile örneğin Kürt sorununun sosyo-kültürel boyutunun çözümünde önemli bir adım olabilirdi. Ancak AKP’nin pragmatik ve iç tutarlılıktan yoksun olan ortaklık demokrasisi söylemi bunun önünde engeldir. AKP’nin bu söylemi özellikle 2007’de başlayan Anayasa değişikliği tartışmalarında ve partinin kapatılma davasında yaptığı savunmada dile getirmiş olması, hatta savunmasında Lijphart’a referans vermesi, ortaklık demokrasisi söylemini sadece pragmatik bir biçimde kendi iktidarını pekiştirmek üzere kullandığını gösterir. Bu söylemde İslami kesimler sistemden dışlanan bir grup olarak tanımlanır ve istikrarlı bir demokrasinin ancak bu grubun devlet iktidarına ortak olması yoluyla gerçekleşeceği kurgulanır. Ancak aynı kurgu, tam da Lijphart’ın çizdiği çerçeve içinde bir alt-toplum olup olmadığı tartışılabilecek tek kesim olan Kürtlere söylemsel düzey dışında yer vermez. 2010 seçimlerinden sonra kurulan Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda ortaklık demokrasisi ve azınlık vetosuna yapılan vurguları da aynı pragmatik tutumun bir parçası olarak görmek gerekir. Hal böyleyken Komisyon’daki muhalefet partilerinin tümü kendine özgü nedenlerle ortaklık demokrasisi söylemini desteklemektedir. BDP’nin desteğinin arkasında Kürt sorununun çözümüne dair beklentiler yatmakta; CHP ve MHP’nin desteğinin arkasında ise AKP’nin tek parti iktidarını kırma beklentisi ön plana çıkmaktadır. Kürt sorunu söz konusu olduğunda ise CHP’nin yaklaşımı ikircikli kalırken, MHP, AKP’ye göre daha da dışlayıcı bir tavır sergilemektedir. Böylece ortaklık demokrasisi söylemi içinde tartışılabilecek en temel sorun rafa kaldırılmış olmaktadır. Geçtiğimiz günlerde BDP’nin anayasa yazımına getirdiği öneriler tartışılmadığı için Komisyon’dan bir süreliğine çekilmiş olması bu anlamda düşündürücüdür. Öte yandan Anayasa hukukçusu Murat Sevinç’in belirttiği gibi AKP’nin ısrarla kısa bir anayasaya gerek olduğunu vurgulaması ve temel hak ve özgürlüklerin görüşülmesi sırasında sosyal hakları gündeme bile getirmemesi, yeni Anayasa metninde sosyal haklara yer verilmeyeceğinin işareti sayılabilir. Dolayısıyla AKP’nin önerdiği “ortaklıkta” Kürtlere yer olmadığı gibi emekçi kesimlere de yer yoktur.

Soldan bakıldığında kuramsal yönüyle çoğulculuk kavramına neler söyleyebilirsiniz?

Klasik anlamıyla çoğulculuk, devletin farklı toplumsal kesimler arasında tarafsız bir arabulucu rolü oynadığı varsayımına dayanır. Marksist bir perspektiften bakıldığında ise kapitalist toplumlarda devletin sistematik bir biçimde sermaye sınıfından yana tavır aldığı söylenebilir. Vivek Chibber’in sınıflandırmasını izleyerek, bu taraflılık durumunun ilk ikisi olumsal, üçüncüsü ise yapısal olmak üzere üç kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. Devletin taraflılığının birinci kaynağı, devlet yöneticilerinin kendilerinin sermayedar kökenli olmasıdır. Bu durum daha çok kapitalizmin görece erken aşamalarında görülür. 1930’lu yıllardan itibaren çeşitli ülkelerde sol partilerin iktidara gelmesiyle bu durum değişmiş, işçi sınıfı kökenli olanlar da devlet yönetimine girmeye başlamıştır. Ancak iktidara işçi sınıfı desteğiyle gelen sol partiler ya da işçi sınıfı kökenli bürokratlar da sermaye yanlısı politikalar izlemeye devam etmiştir. Peki bu durum nasıl açıklanabilir? Marksist literatürde bu soruya verilen ilk yanıt şu olmuştur: Devlet yöneticilerinin kendileri sermayedar olmasa bile toplumsal konumları nedeniyle sermayedarlar ile sıkı ilişkiler geliştirirler ve  bu nedenle sermaye yanlısı politikalar izlerler. Ralph Miliband’ın 1969’da yazdığı Kapitalist Toplumlarda Devlet adlı kitaba dayanan ve araçsalcı olarak bilinen yaklaşımların vurguladığı bu durum, yani devlet yöneticileri ile sermayedarlar arasındaki doğrudan ilişkiler, devletin taraflılığının ikinci kaynağını oluşturur. Peki bir an için bu iki durumun da söz konusu olmadığını varsayalım. Yani sol bir parti güçlü bir halk desteğiyle iktidara geliyor, bu  partinin kadroları sermayedar olmadığı gibi, sermayedarlarla sıkı ilişkiler de geliştirmiyor. İşte bu durumda bile devlet sermaye yanlısı politikalar izlemeye devam eder, çünkü sermayeyi memnun etmeyen politikalar izlediğinde yatırımlar düşer, işsizlik artar, devletin vergi gelirleri azalır ve sonunda hükümet düşer ya da Şili’de Allende örneğinde olduğu gibi düşürülür. Nicos Poulantzas’ın 1968’de yazdığı Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar adlı kitaba dayanan yapısalcı yaklaşımların vurguladığı bu durum, yani devletin kendi varoluşu için sermaye birikiminin sürekliliğine olan bağımlılığı, kapitalist toplumlarda devletin taraflılığının üçüncü ve en temel kaynağını oluşturur. Kapitalist toplumların tarihinde devletin taraflılığının ilk iki kaynağının ortadan kalktığı konjonktürler olmuş, ancak bu üçüncü kaynak varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Dolayısıyla kapitalist devletin farklı toplumsal-sınıfsal kesimler arasında tarafsız bir arabulucu olarak davranması anlamında çoğulculuk yapısal olarak mümkün değildir. Kapitalist devletin arabulucu rolü sadece sermayenin farklı kesimleri arasındaki çelişkilerin uzlaştırılması bağlamında geçerlidir.

Dünya üzerinde çoğulculuğu hakkıyla uygulayabilen ülke var mıdır? Yoksa en yakını kimdir?

Bu soruyu bir önceki soruda kaldığım yerden devam ederek yanıtlamaya çalışayım. Poulantzas’ın vurguladığı gibi kapitalist toplumlarda devlet kendi varlığını sürdürmek için sermaye birikim sürecinin sürekliliğini güvence altına almak zorundadır. Bu zorunluluk, devlete, farklı sermaye kesimlerinin çelişkili birliğini örgütleme işlevini yükler. Bu işlev iki türlü gerçekleştirilebilir: Siyasal alanda partiler yoluyla ya da devlet aygıtı içinde farklı sermaye kesimlerinin güçleri oranında dikkate alındığı bir iktidar bloğu biçiminde.  Sermayenin bu iki farklı politik örgütlenme biçimi arasındaki ayrım oldukça önemlidir, çünkü kapitalist devletin belirli bir dönemde aldığı özgül biçim, bu ikisi arasındaki ilişkiye bağlıdır. Sermaye içi çelişkilerin görece daha az olduğu dönemlerde, farklı kesimlerin siyasal partiler yoluyla yasama organında temsil edildiği liberal demokratik devlet biçimi ön plana çıkar. Başta kapitalizmin kriz dönemleri olmak üzere sermaye içi çelişkilerin yoğunlaştığı dönemlerde ise sermaye kesimi siyasal alanda hegemonyasını örgütleyemeyebilir. Bu durumda söz konusu hegemonyanın örgütlenmesi siyasi partilerden çok devlet bürokrasisine kalır. Böyle dönemlerde siyasal alanın daraldığı, devlet aygıtının güçlendiği ve devlet aygıtı içinde yürütmenin özerkleşerek yasama karşısında ön plana çıktığı görülür. Poulantzas, 1978 yılında yazdığı Devlet, İktidar, Sosyalizm kitabında bu koşullarda devletin aldığı biçimi “otoriter devlet” olarak tanımlamıştır. Otoriter devlet biçimi, faşizm gibi olağanüstü bir devlet biçimini değil, günümüz kapitalizminin geldiği aşamada devletin aldığı yeni ‘demokratik’ biçimi temsil eder. Bu özgün devlet biçiminde liberal demokrasinin kurumları görünürde işlerken, toplumsal yaşamı etkileyen asıl kararlar yüksek bürokratlar ile sermayenin farklı kesimlerinin temsilcileri ve organik entellektüellerinden oluşan dar bir grup tarafından devletin zirvesinde, kapalı kapılar ardında alınır. Bu anlamda otoriter devlet biçiminin günümüzde bütün kapitalist ülkelerde giderek artan bir biçimde göründüğü söylenebilir. Özellikle Güney Avrupa ülkelerinde 2008 krizinden sonra ön plana çıkan teknokratik yönetimler bu durumun tipik bir örneğidir. Bu noktadan bakıldığında kapitalizmin geldiği yeni aşamada, özellikle neoliberal küreselleşme ve kriz koşullarında, çoğulculuğun hakkıyla uygulanabilmesi giderek imkânsızlaşmaktadır. Bu koşullarda çoğulculuğun ancak çeşitli sol partilerin ve toplumsal muhalefet hareketlerinin kendi aralarında kurabilecekleri anti-kapitalist mücadele hattında inşa edilebileceğini düşünüyorum.

0 comments on “ÇOĞULCULUK YAPISAL OLARAK MÜMKÜN DEĞİLDİR

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: