Dergiler DÜNYADAN KIZLI ERKEKLİ YENİ MUHAFAZAKARLIK

KIZLI ERKEKLİ MESELESİNİN ARDINDAKİ DÜŞÜNCE DÜNYASI

Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeleri değerlendirirken birtakım kavramlardan yararlanıyoruz. Muhafazakar, muhafazakarlık, yeni-muhafazakarlık gibi. Bizim kavramları yardıma çağırmamız gibi, birtakım siyasal oluşumlar da kendilerini bu kavramlarla tanımlama yoluna gidiyorlar. AKP’nin kendisini “muhafazakar demokrat” olarak tanımlaması gibi. Bu noktada kavramların üzerinde biraz durmakta ve aslında neyi tanımlamakta olduklarına göz atmakta fayda var.
“Kızlı-erkekli evlerin denetlenmesi” meselesi başta olmak üzere, iktidarın son dönemlerdeki rahatsız edici söylem ve açıklamalarının ardındaki düşünce dünyasını anlamak için muhafazakarlığın Yeni Sağ ve İslamcılıkla harmanlanan biçiminin insana ve toplumsal düzene bakışını anlamak gerekmektedir.

Muhafazakarlık üzerinde çokça yazılıp çizilmiş, farklı teorik yaklaşımlarla açıklanmaya çalışılmış bir kavram. Ama özet olarak; sistematik anlamda muhafazakarlığın Aydınlanma ve Fransız Devrimi sonrasında bir tepki olarak geliştiğini söyleyebiliriz. Bu, Fransa gibi devrimin öznesi olan ülkelerde “karşı-devrimcilik” olarak gelişebilirken İngiltere gibi süreci daha uzun vadede yaşayan ülkelerde “devrim-karşıtlığı” olarak yaşanabilmiştir.

Muhafazakarlık nasıl bir insan ve toplum tasavvuruna sahiptir? Muhafazakarlık “toplumsal tabakalaşma”yı savunur; bu bağlamda da toplumsal eşitsizliği meşru görür. Bunun nedeni de insanların eşit “yaratılmadığı”nın düşünülmesidir. Burada insanın/doğanın, üzerinde oynanamaz bir yaradılışı olduğu kabul edilir. Bu anlamda “hiyerarşi” toplumun doğal düzeni olarak kabul edilir. İnsanoğlu eşit yaratılmamıştır ve müdahaleyle yaratılmak istenen eşitlik, doğal ve doğru olanı bozmak olacaktır. Bu doğal eşitsizliğe müdahalenin kendisi bizzat haksızlık olarak kabul edilir. Daha üstün olana, daha zeki olana, daha çok çalışana haksızlık.

Paralel bir biçimde bu düşünce, “organik toplum” anlayışına sahiptir. Yani toplumun her unsuru bir işlev yerine getirmektedir. Her organı ayrı bir işlev gören bir mekanizma olan toplum, düzenin anahtarıdır. Bu düzeni; yani toplum yapısını bozmadan ona müdahale etmek mümkün değildir; dolayısıyla muhafazakarlar bu tür bir müdahaleye karşıdır. Müdahale, ancak toplum bütünlüğünü tehdit eden bir şey olduğunda söz konusu olabilir. Paralel olarak, bir “ahlak” kavramsallaştırması vardır ve bu kavramsallaştırma üzerinden topluma, bireyin eylemlerine çeşitli kısıtlamalar ve yasaklar getirilir. Dolayısıyla ahlaki değerler, bunun üzerinden yükselen bir otorite anlayışı söz konusudur. Gelenekler büyük önem arz eder. Buna bağlı olarak “kurulu düzen” denen şeye bağlılık ve onun korunması esas kabul edilir. Yine; bireyin ve toplumun haklarından çok görev ve sorumlulukları vardır. Toplum, şu an içinde bulunduğu aşamaya yüzlerce yıllık bir tedrici gelişmeden sonra varmıştır; bunu ani, devrimci hamlelerle değiştirmek “doğal yapısına” müdahalede bulunmak demektir ve muhafazakarlarca bu kabul edilemez. Değişim reddedilmez; ancak tedrici ve tedbirli bir değişim söz konusu olmalıdır.

Peki muhafazakarlık bireyi nasıl görür ve değerlendirir? Muhafazakarlara göre birey kusurludur; biyolojik, duygusal ve bilişsel olarak kusurludur. Bu insanın varoluşundaki kusurlu hali; onun hata yapabileceğine ve yaptığına işaret eder. O nedenle de bireyin yerleşik kurumlar aracılığıyla kontrolü ve sınırlanması gerekir; insan iradesi ve dürtüleri kontrolsüz, kendi haline bırakılamaz.

Aynı şekilde insan aklı ve bilgisi de sınırlı ve güvenilmezdir. İnsan aklının toplumsal ve siyasal dünyayı kavraması sınırlıdır. O nedenle de geleneklere, yerleşik kurumlara ve onların yönlendiriciliğine ihtiyaç vardır. Onlar o sınırlı aklın eseri değil, yüzyılların birikimiyle oluşmuş ve doğrulanmıştır. Kurumlar yanlışa sürüklenecek olan insan aklını ve duygularını denetim altında tutar; statükoyu korurlar.

Muhafazakar düşüncede insan olgunlaşmış; kendi kararlarını kendisi alabilen bir birey olarak kabul edilmez; çünkü insan aklına güvenilmez. Bu nedenle insanın kendi bedeni üzerinde de hakimiyeti kabul edilmez. O beden ona ait olabilir; ama onun üzerinde söz söyleme ve denetim hakkı; dolayısıyla onu yönetme hakkı bireye değil; geleneklerle biçimlenmiş kurumlara; aileye, devlete aittir.
 
Türkiye’de muhafazakarlık, Osmanlı Devleti’nin son döneminde köklenmeye başladı; ancak esas biçimini Cumhuriyet Devrimleriyle aldı, diyebiliriz. Muhafazakarlık, Türkiye’de modernleşmeye ve bu doğrultuda yapılan devrimlere doğrudan karşı çıkmayan; bu anlamda açık biçimde anti-modernist olmayan; ancak bu değişimin geleneklerle uyumlulaşmasını, bir anlamda “itidalli” olmasını savunan bir siyasal eğilimdir. Ilımlı ve kontrollü bir modernleşme yanlısıdır. Kısaca “toplum mühendisliği” olarak kabul edilen müdahalelere karşı çıkılır. Bu bir “geriye dönme”den ziyade, yapılanları “sindirme” savunusu içerir.
 
Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz yönetim anlayışı, muhafazakar düşünce yapısıyla açıklanırsa bu hem bir yanıyla yanlış hem de eksik olacaktır. Bizim karşı karşıya olduğumuz, müdahale eden, dönüştüren, zorlayan ve yargılayan bir yönetim anlayışıdır. Bu anlayışın da dünyada 1970’lerden sonra hakim hale gelmeye başlamış olan ve neo-muhafazakarlık olarak adlandırılan anlayışla ciddi benzerlikleri vardır. 
1970’lerde dünya çapında yaşanan ekonomik kriz ve ardından refah devleti uygulamalarının bu krize sebebiyet verdiği ve o nedenle de iflas ettiği tartışmalarıyla dünya ekonomisinde hakim hale gelen Yeni Sağ’ın ekonomi anlayışı neo-liberalizm; sosyal-kültürel-politik anlayışıysa neo-muhafazakarlık olarak tanımlandı. Burada tartışma konusunun devamlılığı açısından neo-muhafazakarlığın insan ve toplum algısını ele almak mantıklı olacaktır. Neo-muhafazakarlığın insan ve toplum algısı nasıldı? Neo-muhafazakarlıkta bir yandan ekonomik olarak kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesi gereken, bunun neticesinde de tamamen kendi eylemleri nedeniyle cezalandırılması veya ödüllendirilmesi söz konusu olan bir birey tanımı varken; diğer yandan sorumluluk, sadakat, otorite ve gelenek gibi unsurların öncelediği; bu anlamda tıpkı muhafazakarlıktaki gibi ‘rasyonel karar alamayan’ bir birey tanımı söz konusudur. Yani birey, ekonomik anlamda eylemlerinin sorumluluğuna sahip ve yetkin olarak tanımlanırken ve bu anlamda ‘bağımsız ve özgür’ kılınmışken; diğer tüm alanlarda kurumların, geleneklerin, devletin otoritesine tabi olarak tanımlanmaktadır. Bu Yeni Sağ’ın temel çelişkilerinden biridir. Hükümet otoritesinin inşası ve güvence altına alınması, toplumsal disiplin; bireysel özgürlük denen şeyin önünde görülür. Bunu değiştirmek adına atılacak her adım, zor ve baskı ile karşılaşır. “Hukuk”un toplumsal hayatın herhangi bir alanına müdahalesi, “toplumsal birliğin” sağlamlaştırılması adına meşru kabul edilir. Bu da yaşamın her alanının düzenlenebileceği anlamını taşır. Bu; muhafazakarlıkla neo-muhafazakarlık arasındaki en temel farkı oluşturur. Muhafazakarlık bir çeşit müdahalesizliği savunurken neo-muhafazakarlık yeniden inşayı ve bu doğrultuda müdahaleciliği savunur. Her ne pahasına olursa olsun; vatandaşın devlete sadakati sağlanmalıdır. Bu sadakat; devlete adeta erişkin olmayan çocuk karşısında ebeveynin talep ettiği otorite, sorumluluk ve despotluk hakkını verir. Aile kavramının neo-muhafazakarlarda bu kadar önemli olması, bu otorite ilişkisi ile de bağlantılıdır, diyebiliriz. Neo-muhafazakarlık otoriteyi ‘yeniden’ tesis etmek istemektedir. Bu bağlamda da; aile, din, millet gibi geleneksel değerleri ön plana çıkarmaktadır.

Buradan hareketle; tartıştığımız kavramın 1980 sonrası Türkiye’yi oldukça iyi açıkladığını söylemekte fayda vardır. Türkiye’de 1980’den itibaren İslami hareketler, kendi güçlerini darbe sürecinde milliyetçi öğelerden arta kalanlarla birleştirerek sadece Yeni Sağın oluşumunda değil; Yeni Sağ ideolojisinde de merkezi bir konuma yerleştiler. Sonuçta ortaya çıkan bu durum, ‘İslamcı güçleri hedef almayan askeri rejimin hoşgörüsüne çok şey borçludur’. Bugün AKP olarak karşımızda cisimleşmiş iktidarın temeli de neo-liberal ve neo-muhafazakar anlayışla bütünleşmiş, harmanlanmış İslamcı hareket olmuştur.

Şimdi bu noktada durup AKP iktidarının rahatsız eden, rencide eden, irrite eden söylem ve eylemlerine bir bakalım: “Ayaklar baş olur mu?”, “gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz; daha ne yapalım?”, “Biz Batı’nın ilmini, sanatını almadık. Maalesef değerlerimize ters düşen ahlaksızlıklarını aldık”, “en az üç çocuk”, “tecavüze uğrayan doğursun; gerekirse devlet bakar”, “[kürtajla alınan] çocuğun suçu ne; anası kendini öldürsün”, “sezaryenle doğumu cinayet olarak görüyorum”, “cenin artık senin olmaktan çıkmıştır… Sen onu öldüremezsin, öldürdüğün anda bu cinayettir”, “kürtaj yasası hazırlıyoruz”, “[sezaryenle ilgili] caydırıcı tedbirler alıyoruz”, “kız mıdır; kadın mıdır bilemem”, “kızlı erkekli kalınan öğrenci evleri denetlenecek”, “öyle insanlar vardır ki kızının bir başka yabancı erkekle, nikahlı olmadığı halde bile birarada aynı evde karı koca gibi yaşamasında hiçbir sakınca görmeyebilir”, “kızının ilk tecrübelerinde bile yol gösteren köşe yazarları olduğunu biliyorum. Bunların kim olduğunu herkes de bilir”, “Türk toplumunun çoğunluğunda aile önemlidir. Kızlarımızın evleninceye kadar bu tür karı koca ilişkileri içinde bulunmasını mahsurlu görenler de bence büyük bir ekseriyet”, “sonunda çoğu zaman kaybeden kızlar oluyor”, “bir mahcubiyeti ömür boyu taşıyabiliyorlar. Yanındakinin terk etmesi halinde ya da başkalarının da kullanmaya kalkması durumunda nasıl facialar yaşandığı hepimiz biliyoruz. Kusura bakmayın, biz muhafazakar bir toplumuz. Muhafazakar demokrat da bir partiyiz”, “çocukların gece gündüz içip kafa kıyak dolaşmasını istemiyoruz”, “iki tane ayyaşın yaptığı yasa sizin için muteber oluyor da inancın emrettiği bir gerçek, vaka niçin sizler için reddedilmesi gereken bir olay haline geliyor?”, “aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar”, “Anayasada olan bir maddeyi din de yasaklamışsa bu kötü bir şey mi?”, “içki içiyorsa alkoliktir. Bunun tanımı budur”, “…bir kanaldaki, yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet giymiş ki olmaz bu yani. Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı. Dünyada da kabul edilemez”.

…Ve daha akla gelmeyen niceleri. Mesele; söz konusu iktidar zihniyetinin bu tezahürlerinin söylem düzeyinde kalmaması; aynı zamanda da yasalar eliyle; yasaklar ve müdahalelerle bireyin yaşamını, tercihlerini yönlendirme ve şekillendirme yoluna gitmesidir. Örneklerde tüm söylemin kilit noktasının kadın bedeni olduğunu, mevcut dilin ve ‘yasal’ müdahalelerin ekseriyetle kadın bedenini kontrol, denetim ve şekillendirme üzerine yoğunlaştığını da açıkça görüyoruz. İslamcılık damarından gelişen, neo-liberalizmle hemhal olmuş bir neo-muhafazakar zihniyetin insan iradesi, bireyin varlığı ve hakları hususundaki tutumunun; özellikle kadın meselesinde nasıl çapraşıklaştığını böylece görüyoruz. Bu müdahaleciliğin getirdiği düzenleme, yeniden-düzenleme, “reform” yaklaşımı, kuşkusuz değişimci olduğunun kanıtıdır; ancak bu “değişim”, ilerici, özgürlükçü değil; tam tersine, elde edilen kazanımları tersine çevirmeye yönelik ve bu nedenle de reaksiyonerdir.

Esas mesele; insanı ve onun aklını değerli bulan, ona güvenen, insanın iyiyi ve doğruyu kendi aklı ile bulacağına inanan, iradesine ve kararlarına saygı duyan, onun toplumsal ve siyasal mücadelelerle elde ettiği haklara ve özgürlüklere sahip çıkan ve o hak ve özgürlüklerin korunmasını, geliştirilmesini savunan bir anlayışın, yukarda anlatılan zihin dünyasına hakim gelip gelemeyeceğidir. Geleceğin nasıl şekilleneceği bu zihin dünyaları arasındaki mücadelenin sonucuna bağlı olacaktır.

0 comments on “KIZLI ERKEKLİ MESELESİNİN ARDINDAKİ DÜŞÜNCE DÜNYASI

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: