Eğer biri bir araba yakarsa, bu suçtur.
Eğer birileri yüzlerce araba yakarsa, bu politik bir eylemdir.
Ulrike MEİNHOF
Demokrasinin en önemli özelliği, hatta en vazgeçilmez bileşeni, yasal düzenlemenin ve hükümet uygulamalarının sivil toplum ve muhalif siyasi partiler tarafından değiştirilebilir olmasıdır. Muhalefet partileri veya sivil toplum örgütleri (demokratik kitle örgütleri), fikirlerini çeşitli kanallarla hükümet organlarına ileterek ve fikirdaş olduğu/olmadığı toplumsal hücrelere dokunarak kendi muhalefetini güçlendirmelidir. Toplumsal muhalefet ve muhalif partiler demokrasilerde o ülkenin hükümetini denetleyen en önemli denetim organı olmuştur. Türkiye gibi ülkelerde ordu sıklıkla toplumun yapması gereken bu görevi vazife bilmiş ve facia denilebilecek sonuçlar doğurmuştur. 1980 askeri darbesi yaşattığı vahşetin ardından bu ülkeye, neoliberal yılları yaşatmış ve geniş bir toplumsal depolitizasyon politikası izletmiştir. Her darbede askere itaat eden toplum, yönetene itaat etmek noktasında toplum mühendisliğine maruz bırakılmıştır. 

Gençlik yıllarını 2000’lerde yaşayan kuşak ise tam manasıyla hükmedenin yerinde AKP’yi görmekten başka bir somutluk yaşamamıştır. İktidar partisi arttırdığı oyu, toplumsal dönüşüme tam güçle etki etmeye çalışmıştır. Kendisinden olmayana yok etme politikası seyretmiştir. Türkiye toplumu sosyal ve ekonomik anlamda kaynayan kurbağa anekdotundaki gibi 10 yıla yayılarak kaynatılmıştır. Ekonomik olarak sıcak para ile beslenen yüksek cari açıklı acımasız ve daha önemlisi üretimsiz sistem, sürekli manipüle edilen siyaset gündemi ile birleşerek toplumsal ölçekte kurbağayı kaynatmıştır.Adalet sirkleri, eğitim sistemi, örgütlenme yasakları, polisin yetkileri, devlet kurumlarının özelleştirilmesi, internet yasakları, yasadışı dinlemeler, alkol yasağı… Alt alta yüzlercesi yazılabilecek bireyin yaşamı üzerine müdahaleler…
27 Mayıs Pazartesi gecesi saat 22.00’da gezi parkına ilişkin müdahale bardağı taşıran son damla gibiydi demek bu doğrultuda çok doğru olmayacaktır. Olan şey, çoktan taşmış olan bir bardağın çok daha insani bir konuda -ki bu çevre hassasiyetidir- fark edilmiş olmasıdır. Yıllardan beri toplumu örgütlü olmakla suçlayan bir başbakan tarafından yönetildiğimizi de unutmayalım. Türkiye’de 10 yıldır irili ufaklı tüm politik eylemsellikler, en temelde başbakan tarafından “bunlar örgütlü unsurlar” gibi komik bir suçlama ile karşı karşıya bırakılıyor.Toplumun sosyal ve siyasal kodları bu şekilde yeniden oluşturulmaya çalışılırken aslında “gezi” başlı başına AKP’nin iflasının göstergesidir. Eylemlerin vuku bulma biçimi, zamanı ve içeriği ise önemli bir sivil itaatsizlik örneğidir.
“Sivil itaatsizlik, anlamlı sayıda yurttaşın ya geleneksel değişiklik yollarının tıkandığına, yani itirazlarının artık dinlenip incelenmediğine ya da tersine, birtakım değişiklikleri gündemine alan hükümetin yasallığı ve anayasaya uygunluğu ciddi biçimde kuşkulu olan bir politikada ısrar ettiğine inandıkları bir durumda ortaya çıkar.”1Genel manada sivil itaatsizlik 8 özelliği ile ifade edilebilir.
1) Yasaya aykırı olması,
2) Şiddeti reddetmesi,
3) Politik ve hukuki sorumluluğun üstlenilmesi,
4) Aleni ve hesaplanabilir olması,
5) Ortak adalet anlayışına/kamu vicdanına yönelik çağrı yapılması,
6) Sistemin geneline değil tekil haksızlığa karşı eylem yapılması,
7) Eylemin ciddi haksızlıklara karşı yapılması ve haksızlık ile makul bir ilişkide olması,
8) Haksızlıklarla ilgili çifte standart uygulanmaması.
Tanımlama öğelerini sınırlı tutarak pek çok eyleme sivillik niteliği veren geniş tanımın öğeleri genellikle şu şekildedir: Hukuk normunun bilinçli olarak çiğnenmesi, eylemcinin özel türde bir motivasyonu, edimin kamuya açık olması ve -her geniş tanımda yer almamakla birlikte itaatsizliğin devrimsel olmayıp, aksine sisteme içkin bulunması.2
Gezi direnişi 27 Mayıs saat 22.00’dan itibaren her anda bu kriterlere uygun olarak büyümüştür. Bu bağlamda ülke tarihinin en önemli sivil itaatsizlik eylemi olmuştur.
Özellikle hareketin kamu vicdanı tarafından destek almasında; medyanın ilk günlerdeki aşırı duyarsızlığının çok önemli tepkisel bir etkisi oldu. Yurttaşların, Facebook Twitter gibi sosyal ağların yoğun kullanımı sayesinde toplumsal muhalefet çok daha şiddetli olmuştur diyebilirim. Bir diğer önemli unsur ise gezi olaylarının siyaset üstü bir özellik yerine siyaset birliği altında büyümesi oldu. Öyle ki siyasal yaşamlarında bir arada olması pek düşünülemeyecek siyasi partiler 6. Maddede olduğu gibi “gezi parkı” tekil hassasiyetinde birleşmiş oldu.
Tüm olaylarla alakalı bir diğer önemli özellik ise 90’lı yıllarda hareketlenen, 2000’lerde iletişim çağına entegre olup başına “yeni” eki alan orta sınıfın aktivize olmasıdır. Öyle ki bu kadar geniş bir kitlenin bu eğitim ve mizah seviyesinde bu kadar uzun süre aktive olması, kamu vicdanına dokunulduğunda toplumsal muhalefetin ne kadar başarılı olabileceğinin göstergesidir. Şayet eylem toplumsallaşmamış olsaydı, tüm eylemler kitleselleşmemiş bir hareket olarak kalırdı.
Gezi olaylarının sivil itaatsizlik çerçevesinde önemli bir diğer özelliği ise politik ve hukuki sorumluluğun üstlenilmesi durumudur. Biz dahil tüm eylemciler “Polis Devleti” tarafından gelen ve gelebilecek her türlü hukuk dışı uygulamayı göze alarak inatla her an sokakta olduk. AKP hükümetinin toplumsal olaylarda kullandığı orantısız güç uygulamaları bu defa ters tepmiştir. Toplumsal korku eşiği fazlasıyla yükselmiş, eyleme katılan eylemci politik ve hukuki sorumluluğunun yanında, eylem anında orantısız güçten de korkmamaya başlamıştır. Bu eşiğin yükselmesi  ‘yeni orta sınıfın’ çok daha inatçı ve hükümet tarafından çok daha sinir bozucu bir hale gelmesini sağlamıştır.
Gezi eylemleri boyunca parkta yaratılan fikir üretim platformu her türlü haksızlığa karşı ortak bir dille mücadele etme söylemine dikkat etmiştir, öyle ki duran adam eylemini gerçekleştiren eylemcinin, daha önce üniversitelerde türban özgürlüğü için eylem yapması; hükümetin  “benim yüzde ellim” diye sahiplendiği toplumsal kesimin hassasiyetlerine de duyarlı olduğunun somut göstergesidir. Çünkü gezi eylemcisinin evde zor tuttuğu bir yüzde ellisi yoktur, kendisini anlatmaya çalıştığı bir yüzde yüzü vardır.
Eylemciler, eylemci olduklarını belki de uzun yıllar sonra ilk defa saklamadan, aleni bir biçimde -sosyal medyanın da yoğun kullanımıyla- açık etmişlerdir. Kamuya mal olmuş birçok isim desteklerini hem sosyal medyadan hem de doğrudan göstermiştir ki bu durum da Türkiye’de son 10 yılda pek yaşanabilmiş bir durum değildir. Son günlerde eylemler sırasında penguen belgeseli yayınlayan basın organlarının bu kişileri itibarsızlaştırmak için boy boy yayınladığı “uyuşturucu operasyonları haberleri”, devletin intikam biçimi olarak görülebilir.
Eylemler boyunca Taksim Meydanı adeta açık hava bienaline dönmüştür. Duvara yazılan yazılar, kapitalist simgelere verilen maddi zararlar; Başbakan’ın “milli servete zarar veriyorlar”, “yakıp yıkıyorlar”… söyleminden çok ,kendisinin algılayamayacağı bir kitlesellikte olduğundan; “çok net politik bir eylemdir”. 1789 Fransa’sında “baldırı çıplaklar”, 2013 Türkiye’sinde “çapulcular” olmuştur. Elbette yasalarına da aykırıdır. Çünkü hükümet meclisteki sandalye sayısı ile orantılı olarak istediği her yasayı yapmayı ve bu yasaları uygulamayı en tabii hakkı olarak içselleştirmiştir. Bu da demokrat olmaktan çok beri, totaliter bir beynin yönetim anlayışıdır.
Türkiye’nin gezi olayları ile yaşadığı sivil itaatsizlik deneyimi, beklediğimiz yeni 68’in habercisidir. Bundan 11 yıl önce Taksime sadece 40 kişi ile yürüyen LGBT bireylerin 27 haziran günü 40.000 kişi ile yürümeleri, bizim kuşağımızın bilinçlenme hızının azımsanamayacak bir ivmede olduğunun somutlaşmış bir diğer göstergesi…  Belki de Türkiye hükümetleri, 1980 darbesinden itibaren kendi mezar kazıcılarını yaratmıştır. 18–30 yaş çevresi direnişçi bir kitle hem hükümete hem muhalefet partilerine çok önemli bir ders vermiştir. Devlet, hükümeti ve muhalefeti ile önemli dersler çıkarmalıdır. Çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır ve her geçen gün daha farklı olacaktır.

1    Hannah Arendt
2    Hayrettin Ökçesiz

0 comments on “İTAAT ET(ME)

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: