KÜLTÜR SANAT İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

HEPİMİZİN BİR KOMŞUYA İHTİYACI VAR

Jane Jacobs’un, 1961’de kaleme aldığı “Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı” (The Death and Life of Great American Cities) isimli kitabın çevirisinin yayımlanmasının üzerinden beş sene geçti (çev.: Bülent Doğan; basım: Metis Yayınları). Bu kitap, belki de “kent ve kadın” minvalinde gerçekleştirdiğim çalışmalar sebebiyle benim başucu kitaplarımdan biri olmuştu; vakit bulabilsem (tabii uzmanlığım olmadığını da kabul ederek), kendim çevirip Türkçe kaynaklara eklemek istediğim bir kitaptı. Dolayısıyla beş sene önce çevrildiğinde, bu çevirinin çok daha önce yapılmamış olmasından mütevellit hafif buruk bir sevinç yaşamıştım. Orijinal baskısının üzerinden bugün itibariyle 55 sene geçmiş olsa da, kitabın içeriği, günümüz kentlerini, özellikle de kendi kentlerimizi anlamamız açısından bugün hala taptaze.

Ben bu yazının ilk versiyonunu kitabın Türkçesi basıldıktan hemen sonra yazmış ve Arkitera’da yayımlamıştım. Ancak, üzülerek belirtmem gerekiyor ki, o günden bugüne kentleşmemiz ve kent politikalarımızla ilgili bir adım ilerleme kaydedemedik. Bu da yazımı içerik açısından halen güncel kılmakla birlikte, bu yazıda ele aldığım kentsel sorunların daha da büyüdüğünün bir göstergesi. Bu yazıda amacım aslında size, daha önceki yazılarımda da çoklukla dile getirdiğim, feminist bakış açısıyla kente bakışın bir örneğini, hem de çok ustaca bir örneğini sunmak, bunu yaparken kentlerimizin bu kitabın basımının 55. yılında hangi noktaya varmış olduğunu tartışmak.

Hepimizin bir komşuya ihtiyacı var!

Jacobs, kitabın giriş bölümünde kentsel dönüşüm sürecini yaşamış olan bir kişinin sözlerine yer veriyor: “Burayı inşa ederken kimse bizim ne istediğimizi düşünmedi. Evlerimizi yerle bir edip bizi buraya, dostlarımızı başka yere tıktılar. Bir fincan kahve içip gazete okuyacak ya da üç-beş kuruş borç alacak bir yerimiz yok. Kimse neye ihtiyacımız olduğunu düşünmedi. Buraya gelen büyük adamlar çimenlere bakıp şöyle diyorlar: ‘Ne kadar şahane! Artık yoksulların her şeyi var!’” (2011:35). Size bir şeyler çağrıştırıyor mu? Doğrusu bana çok şey hatırlatıyor bu sözler.. Sulukuleliler’i örneğin; ya da son zamanlarda “kentsel dönüşüm projesi” adı verilen pek çok projenin gerçekleştirildiği yerlerde yaşamakta olan insanları. Bunun derinine de bir başka sayıda inerim. Ama kısa ve öz bir değerlendirme; kentsel dönüşüm adına gideceğimiz en az 55 yıl var…

Oysa Jacobs’un alıntıladığı bu cümlelerin alt metnini okumak o kadar da zor değil; hepimizin bir komşuya ihtiyacı var. Sohbet edip birlikte zaman geçirebileceği, borç alıp-verebileceği, gerektiği zaman yemeğini, gerektiği zaman evini paylaşabileceği… Kentli olmanın altındaki tüm sosyal kavramların unutulup, kentin sadece fiziksel bir olgu olarak algılanmasının ve bunun beraberinde getirdiği tüm olumsuz sonuçların 55 yıl önce yaşanmış olduğu bir yerlerin -Amerikan kentlerinin- hikayesini biz şimdi kendi kentlilerimize yine yeni yeniden yazdırıyoruz sanırım.

Oysa “şehrin kendine has nitelikleri” vardır diyor Jacobs ve bu niteliklerin tek boyutlu olmadığının altını çiziyor sürekli. Yani, bugün fiziksel olarak güzel bir tablo oluştur(a)madığı için temizlenmeye çalışılan yapıların içinde birilerinin – en önemlisi de “komşu”ların yaşadığının farkına varılması gerektiğini söylüyor. Komşuluk birimleri üzerinden kurulmuş olan kentsel ekonomik sistemi anlatabilmek için kitabında oldukça geniş bir yer ayırmış. Yine en doğrusu onun sözleriyle açıklamak olacak belki; “Düpedüz çirkinlik ya da düzensizlikten daha aşağılık bir şey vardır ki, o da düzen varmış gibi yapmak, hem de bunu var olan … gerçek düzeni de görmezden gelerek ya da bastırarak yapmaktır.” Acaba bu kitabın kaleme alınışının ardından geçen 55 yılda, bizde kimse bu deneyimlerden faydalanamamış mı da bugün zorunlu kamulaştırma gibi sırtını yasal bir güvenceye dayayan kentsel dönüşüm yasamız var? (6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun.)

Bu noktayı pekiştirecek şekilde “tedrici para ve yıkıcı para”dan söz ediyor Jacobs ve uyarıyor: “Paranın şehir insanı için kullanılma -ya da kullanılmama- biçimleri günümüzde şehirlerin çöküşünün güçlü etkenleri arasındadır. Paranın kullanılma biçimleri yenilenme sağlayacak şekilde dönüştürülmelidir: Şiddetli tufanlar yaratmak için değil, sürekli, tedrici, karmaşık ve daha nazik değişiklikler yapmak için kullanılan araçlar olmalıdır” (2011:334).

“Şehir ne tür bir problemdir?”

Problem” kelimesini olumlu ya da olumsuz bir ifade olarak kabul edin, çözülmesi gereken bir sistem olduğunu düşündüğümüz sürece, bu kelimeyi kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Özellikle de mimar ve şehir plancıları olarak, şehrin fiziksel ögelerini anlamlandırmak/tasarlamak üzerine aldığımız eğitim ve geliştirdiğimiz bakış açısı, kentle ilgili diğer tüm boyutlara da bu kapı aralığından bakmamıza ve böyle anlamlandırmaya çalışmamıza sebep oluyor. Zaten Jacobs da kitabında özellikle mimarların ve şehir plancılarının anlayacağı dilde, kente dair tüm problemleri fiziksel olgular ve kavramlar (kaldırımlar, mahalle parkları, muhitler, vs.) aracılığıyla kategorize ederek tanımlamaya çalışmış.

Komşuluk biriminin de temeli olarak gördüğü, tüm sosyal ve ekonomik ilişkilerin başlangıç noktasına koyduğu “kaldırımlar”a oldukça fazla yer vermiş Jacobs. İnsanların sokaktan korktukça, sokağı daha az kullanır olduğundan bahsediyor. Elbette sokak, özellikle de Jacobs gibi kentlerin insanlar için var olduğunu düşünen birisi için, kaldırım demek en başta. Oysa, sokak, genelde bizim için araç yolu olarak düşünülmez mi? Bu yazıyı okurken, “sokak” kelimesini gördüğünüzde aklınıza sokakta kaldırıma paralel park etmiş en azından bir otomobil gelmedi mi?

Bu durumda, elbette bizlerin sokakla ilişki kuramıyor olmamız daha anlaşılır gelebilir; fakat mesele “ilişkisizlikten” daha da derin. Büyük şehirler, pek çok yabancı ile yaşamak durumunda olduğumuz mekanlar. Sokaklar insanlardan daha çok otomobillerin kullanımına göre tasarlandığında ve insanlar sokağa çıkmaktan korkar hale geldikçe, esasen kente ve kentin içindeki herkese/her şeye daha da yabancılaşıyor. Kendisi de “bir yabancı” oluveriyor; başkaları için. Oysa, sokak ve kaldırım, o sokağın doğal sahipleri diyebileceğimiz kişilere ait gözler tarafından izlenmeli/izlenebilmeli. Tabii, bu gözler sadece o sokakta yaşayan insanların gözleri değil; esasen o sokakta ekonomik faaliyette bulunanların gözleri. Sokak ve kaldırım hizasından bakabilen, baktığını gösterebilen, kamusal ve özel arasındaki ayrımı sağlayacak gözlerin sahipleri. Buna itiraz edecek olursanız, Jacobs’un yanıtı da hazır; “Şehirdeki insanların boşluk aradığı, tam bir düzen ve sükunet istediği varsayımıyla hareket edilir daima. Daha yanlış bir varsayım olamaz. İnsanların sokaktaki faaliyeti ve başka insanları seyretme aşkı hemen her şehirde kendini gösterir” (2011:57).

“Şehirde Çeşitliliğin Şartları”

Elbette bu gözlerin çeşitliliği de şehrin fiziksel, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla bir bütün olarak var olabilmesi ve iyileştirilebilmesi için gerekli. Jacobs şehirde çeşitliliği sağlamak için dörtlü bir formül geliştirmiş; bu dört maddeye “çeşitlilik üreticileri” diyor:

Şehirde “verimli bir çeşitlilik” için:

Semt, hatta semti oluşturan unsurların olabildiğince büyük bir kısmı, birden fazla birincil işleve sahip olmalıdır; ikiden fazla birincil işleve sahip olması ise tercih sebebidir. Böylece insanlar farklı saatlerde dışarı çıkacak ve semti farklı amaçlar için kullanacaktır; pek çok tesis de ortak kullanılabilecektir.

Bloklar kısa, yani sokaklar ve köşe dönme fırsatları sık olmalıdır.

Semtte farklı yaşta ve durumda binalar karışık halde olmalı, eski binaların oranı da üretmeleri gereken ekonomik kazançta çeşitlilik sağlamaya yetmelidir.

Semtteki insan yoğunluğu yeterli olmalıdır. İkamet eden nüfus için de bu yoğunluk gereklidir”. (2011:172)

Ancak, bu çeşitlilik üreticilerinin de kendi aralarında çok hassas bir dengeye sahip olduğu, hiçbirinin diğerinin önüne geçemeyeceği ve hiçbirinin bir diğerinden ayrık olarak düşünülemeyeceğini savunan Jacobs, bu hassas dengenin sağlanamadığı durumlarda çeşitliliğin kendi kendini yok edebileceğine işaret ediyor.

Çeşitliliğin kendini yok etmesine başarısızlığın değil başarının yol açtığını anlamamız gerek” (2011:270) diyor ve bunun için mutasyona uğrayan hücrelerden örnek veriyor: “… mutasyona uğrayan hücre …, geri besleme düzenlemesi olmadan, ihtiyaç duymadığı maddeleri bile üretmeyi sürdürür” (2011:271). Biraz daha açacak olursak, Jacobs şehrin her muhitinde, çeşitlilik yaratmak adına kopyalamalar yapmaya başlanırsa, esasen başarılı olabilecek örneklerin kendi kendilerini zamanla başarısızlığa sürükleyeceğini anlatıyor. Kendi sözleriyle, “Şehirlerde otomatik ve kusursuz çalışan gerçek bir geri besleme sistemine denk bir şey oluşturabileceğimizden şüphem var. Ama bunun kusurlu versiyonlarıyla da çok şey başarabileceğimizi düşünüyorum. Mesele tek bir yerde aşırı kopyalanmayı engellemek ve fazlalıkları aşırılık yaratmayacakları, sıhhatli ilaveler olacakları yerlere yönlendirmek. Bu başka yerler uzakta da olabilir yakında da. Ama hiçbir koşulda keyfi olarak tayin edilmezler. Söz konusu kullanımın başarıyı sürdürme konusunda mükemmel bir fırsat sunacağı yerler olmalıdır bunlar – ya da en azından kendi kendini yok edeceği yerdekinden daha iyi bir fırsat sunmalıdır.” (2011:271-2)

Şehir problemi nasıl çözülür?

Şehrin kompleks bir problem olduğunu ve kesinlikle tek boyutuyla ele alınamayacağı konusunda hemfikir olduysak, bir sonraki aşamaya geçip Jacobs’un önerdiği “farklı taktikler”den de bahsetmek isterim. Eğer sizi bu kısma kadar ikna edemediysem, belki buradan sonra edebilirim. Şehir probleminin nasıl çözüleceğini anlamak için, şehrin temeline bakabilmek gerekir. Şehir tek boyutlu ele alınabilecek basit ve statik bir olgu değildir; ancak “şehirlerin ekonomik temeli ticarettir. İmalatın şehirlerde yapılmasının ana sebebi malları şehirde üretmenin daha kolay olması değil, ticaret konusunda şehrin sağladığı avantajlardır.” (2011:355)

Teknolojinin gelişmesi ile birlikte, ulaşım, erişim ve iletişim ile ilgili alışkanlıklar ve bunlara bağlı olarak şehirlerin morfolojileri değişmiş ve değişmeye de devam etmektedir. Tam da bu noktada Jacobs, aslında otomobillere olan bağımlılığımızın ne kadar da anlamsız olduğunu açıklamak için şöyle diyor: “Aslında kalabalık şehir sokaklarındaki altı-yedi atın yerine tek bir mekanik araç geçirmeyip, her atın yerine altı-yedi mekanik araç geçirmekle yoldan sapmış olduk. Aşırı bol bulunan mekanik araçlar hımbılca kullanılıyor ve genelde garajda yatıyor. Bu düşük verimliliğin sonuçlarından biri de, güçlü ve hızlı araçların çok fazla olmaları yüzünden atlardan daha hızlı ilerleyememeleri. … Şehirlerde mekanik araçlardan beklenebilecek işlerin büyük bir kısmını kamyonlar yapıyor. Hamalların ya da atlı arabaların taşıyabileceğinden çok daha fazla yük taşıyorlar. Ama yolcu araçları böyle bir işe yaramadığı için, sıkışıklık neticede kamyonların verimliliğini de büyük ölçüde azaltıyor.” (2011:358)

Özellikle büyükşehirlerimizde yaşayan herkesin başat sorunu haline gelen trafik ile ilgili denenmiş ve başarısız olduğu kanıtlanmış her yöntemi teker teker yeniden deniyor olmamız ne kadar şaşırtıcı değil mi? Üçüncü Köprü, ben bu yazıyı ilk kaleme aldığımda sanırım henüz portakalda vitamindi. Şimdi ise İstanbul’un gelişimi açısından tehlike arz eden bir gerçek. Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Tayfun Kahraman’dan alıntılayarak, köprü projesi kamuoyuna duyurulduğu andan itibaren sarf ettiğimiz karşı argümanları özetlemek istiyorum:

Üçüncü Köprü İstanbul trafiğine çözüm olmayacak; keza kentin 30 km kuzeyinde kalan bu köprü, kısa süre sonra kendi trafiğini yaratır hale gelecek. Köprüyü kullanmaya başlayan TIR ve kamyon şoförleri, yollarının uzamasından ve maliyetlerinin artmasından şikayet etmeye başladılar bile.

Üçüncü Köprünün maliyeti ile İstanbul’a 150 km raylı sistem yapılabilir ve toplu taşıma sistemi oldukça geliştirilebilirdi.

Üçüncü Köprü, ne yazık ki şimdiden İstanbul’un su havzaları ve kuzey ormanları için bir tehdit oluşturuyor. Hatta Üçüncü Köprü mevkiinde “şüpheli” yangınların haberleri çıkmaya başladı.

İstanbul trafiğini rahatlatmak için Üçüncü Köprü’ye yönlendirilecek olan transit araçlar trafiği, İstanbul trafiği içerisindeki oranı sadece %4. Her yolun kendi trafiğini yarattığını, Birinci ve İkinci Köprülerimizin tarihi üzerinden en iyi anlatan ders nitelikli belgesel, Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir (Azem, 2012.) İzlemenizi tavsiye ederim bu konuda daha fazla bilgi edinmek için.

Peki, bu “özel araç kullanma” deliliği nasıl bir “hastalık”tır?

Aslında, bu insanlara özgü bir hastalık değil; şehirlerin yarattığı problemlerle baş edebilmek için geliştirilmiş bir yöntem sadece; ancak kentin bir sorunu ile baş etmeye çalışan kentliler, bir başka soruna yol açtıkları onlara gösterilmediği sürece bundan bihaber sorunu üretmeye devam edeceklerdir. Her şeyin özü, Jacobs’ın şehir çeşitliliği koşullarının sağlanması ile ilgili. “Şehir çeşitliliği koşullarının -yeterince yüksek yoğunluk da dahil- bulunmadığı şehir içlerinde de aynı ihtiyaç, yani mecburen sürekli otomobil kullanılması ve park yerlerinin kopyalanarak çoğalması ihtiyacı, hasıl olabilir. Dostum Bayan Kostritsky, ‘bizim ailede şehir ile banliyö arasında gidip gelen benim’ diyordu. Kotritsky’ler Baltimore’un şehir içinde, Bay Kotritsky’nin işyerine yakın bir yerlerde oturuyor. Ama kadın, çocukları okula bırakmak için araba kullanarak (başka pratik ulaşım aracı yok) banliyölere gidiyor; ekmek, konserve ya da pörsümüş marul dışında bir şey alacaksa, kütüphaneyi kullanacaksa, bir gösteri izleyecekse, toplantılara katılacaksa banliyölere gidiyor; ayrıca, tıpkı banliyölerde yaşayan anneler gibi, bu şehir içi annesi de çocuklarına kıyafet almak için banliyölerdeki alışveriş merkezlerine özel aracı ile gitmek zorunda. Evine yakın yerlerde uygun dükkan olmadığı gibi, şehir merkezine yakın dükkanlarda da artık çeşit çeşit çocuk kıyafeti bulunmuyor, çünkü talep yok. Hava karardığında özel araçtan başka bir şeyle seyahat etmek tehlikeli. Üstelik semtin tenhalığı yüzünden semt içinde ya da semtten başka yerlere toplu taşıma da pratik değil, hatta otomobiller olmasa bile yine pratik olmayacak.” (2011:370)

55 Sene Sonra… “Yönetmek ve Planlamak”

Jacobs’ın 55 sene önce yazdığı, denenmiş ve başarısızlığa uğramış planlama yöntemlerinden ders alamamış olsak bile, kitabın son bölümündeki “Semtleri Yönetmek ve Planlamak” bölümünün daha da geç kalınmadan dikkatlice değerlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum. Bizimki gibi, merkezi ve yerel yönetsel ikilemlerin ve güç kavgalarının çok ciddi boyutlarda yaşandığı bir ülkede, şehirlerimizin bu gerginlik arasında gözden kaçırılmasına izin vermemek için, şehri ve şehri oluşturan tüm aktörlerin (oldukları gibi, değiştirilmeye çalışılmadan) çok iyi anlaşılabilmesi, analiz edilebilmesi gerekmekte. Elbette bu kitabın yazıldığı sırada, İstanbul’un bugünkü nüfusuna ulaşmasının imkansız, hatta bunun İstanbul’un doyum noktasının çok üstünde olacağı belirtiliyordu bilim insanları tarafından. Büyükşehir yönetimi, sadece bizim değil, tüm dünyanın 10 milyon üzerinde nüfus barındıran şehirleri için “yeni.” 55 sene öncesine kadar büyükşehir yönetimi ile ilgili yapılmış en önemli hatalardan birisini, yani “büyükşehir yönetimini, daha büyük işleri halletmesi için çok tutucu bir tarzda çekilip uzatılarak uyarlanmış küçük şehir yönetiminden başka bir şey” (2011:422) olarak görememe hatasını, bugün biz kendi büyükşehirlerimizde yapıyoruz. Oysa “bunun tuhaf ve en nihayetinde yıkıcı sonuçları vardır, çünkü büyük şehirlerin işleyiş sorunları küçük şehirlerin sorunlarından yapısal olarak farklıdır.” (2011:422) Hatta bugün, sosyal bilimlerin de hızına yetişmekte zorlandığı bir değişim ve dönüşüm içerisindeyken, büyükşehir sorunlarını anlamak da yeterli olmayacak, gelecekle ilgili projeksiyonları ve öngörüleri olabildiğince iyileştirmek için de yeni yöntemler geliştirilmesi gerekecek.

Peki, bu durumda ne yapmalıyız? Elbette Jacobs’ın yazdıklarını teker teker uygulamaya çalışmamız gerektiğini iddia edecek değilim. Hatırlatmaya çalıştığım nokta şu; kentleşmesi hızla devam eden ve kentleşme dinamikleri ile bu kadar geç yüzleşmiş bir ülke olarak, planlarımızı yapılmış hataları yeniden denemek üzerine kurmak yerine, yapılmış hatalardan dersler alarak, geçmişin öğretilerini sindirip üzerine kendimize uygun olan planlama sistem, pratik ve araçlarını kurgulamalıyız. Aksi takdirde, birkaç yıl sonra bizim de “Türkiye’nin Büyükşehirlerinin Ölümü ve Yaşamı” kitabımız olacak.

www.de-de-dergi.com

hakkında

1982 İstanbul doğumlu Melis Oğuz, 2001 Sankt Georg Avusturya Lisesi mezunudur. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) Şehir ve Bölge Planlama lisans eğitimi sırasında yine ODTÜ’de Sosyoloji Çift Anadal Programı’nı tamamlamıştır. 2007’de London School of Economics and Political Science Sosyal Politika Bölümü’nde MSc Housing and Regeneration programını tamamlayan Oğuz, 2008’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) Şehir ve Bölge Planlama doktorasına başlamıştır. 2010’dan itibaren Berlin Teknik Üniversitesi ve İTÜ arasında düzenlenen çift diploma protokolü çerçevesinde her iki üniversiteye de bağlı olarak doktora tez çalışmasını yürütmektedir. Oğuz, 2009’da İTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri’nde Kent ve Toplum dersi yürütücülüğü ile başladığı akademik kariyerine 2010’dan beri Kadir Has Üniversitesi (KHAS) İletişim Fakültesi’nde ve eş zamanlı olarak da İTÜ Güzel Sanatlar Bölümü’nde dersler vermektedir.

0 comments on “HEPİMİZİN BİR KOMŞUYA İHTİYACI VAR

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: