MÜZİKAL KADER AĞLARINI ELBET ÖRER

tuncaarican@gmail.com

MÜZİKAL KADER AĞLARINI ELBET ÖRER

MÜZİKAL KADER AĞLARINI ELBET ÖRER
​Üç filmde de karakterlerin müzikle kurduğu ilişkide sürecin karmaşıklığını ve dinleyicinin buna rağmen müziğe olan naif bağlılığını görebilmek mümkün. 

Onur Ünlü’nün Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013) filminde, gökten taş yağmadan birkaç sahne önce doğadışı gücü duvarlardan geçebilmek ve arkasını görebilmek olan Cemal ile An’ı durdurabilen Defne (kitapçı kız) arasında bir diyalog geçer. Defne,  Cemal’e hikâyesinin ardında yatan gerçeği oldukça çarpıtarak anlattıktan sonra birkaç dize sıralar: 

Ne ilk ne de sonuncuyum
Kahrediyor hayat beni
Ben acılar çocuğuyum…

Bunun üzerine Cemal, “Ben Orhan Gencebay sevmiyom!” der. Defne ise “Orhan Gencebay değil ki bu!” diye devam eder. Cemal, “Biliyom da sevmiyom ben Orhan Gencebay’ı” diye düşüncesinin arkasında durur. Gerekçesi şöyledir:

Çok hesaplı yaşıyor be!  Hesap da derken tamam belki memlekette bağlamayı en iyi O çalıyor ama ya da ne bileyim bir şarkının giriş kısmında dört ayrı makamı birbirine çok iyi biçimde falan bağlıyor ama sonra gitarı niye sokuyon ki işin içine! Duyduğu gibi davranmıyor, samimi gelmiyor bana […] Yeni bir şey lazım bize. Hiç duymadığımız bir şey…

Cemal’e göre Orhan Gencebay’ın anti-tezi Ferdi Tayfur’dur. Çünkü Ferdi üç şeyi çok iyi biliyorsa onların dışında bir şey demeye çalışmaz. Gencebay öyle midir? Hayır değil. Cemal’e göre “her şeyi ben biliyorum” demeye getirir. Sözleriyle “saf” bir arabesk dinleyicisi olarak tarafını netleştirir. 

Cemal’in “hakiki arabeski” sadece dinlediği müziğin iç tutarlılığını sorgulatmaz kendisine; müzisyenin söylediklerinin, ifade ettiği imgelerin, tınısının tam teşekküllü yorumlanmasıdır aynı zamanda. Bu sayede Cemal, her ne kadar teknik olarak üst sevide müzisyen olduğunu kabul etse de Gencebay’ın kendince “açıklarını” ortaya çıkartır; bu yaparken teknik ile içtenliğin içinden sıradan ve yalın bir dille geçer. Teknik yolların dolambaçlığı ile içtenliğin sahiciliği Cemal’in dertlerinin temelinde yatar. Buna biraz da senaryosunu Safa Önal’ın yazdığı, Atıf Yılmaz’ın yönettiği Ahhh Güzel İstanbul (1966)’da Ayşe ve Haşmet’in hikâyesinde rastlıyoruz. Film, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan “seçkinciliğin” ve tüketim toplumunun oluşum sürecini kültür ve de özellikle müzik üzerinde hikayelendirir. İzmir’den İstanbul’a sinema oyuncusu olma hayaliyle gelen Ayşe ve hayatını sadelikle geçiren “miskin adam” Haşmet ana karakterlerdir. Haşmet, geçmişte sahip olduğu tüm maddi zenginliği yitirmiş, doğup büyüdüğü yalıyı kaybetmiş, ironik bir şekilde bu yalının yanına inşa edilen bir gecekonduda yaşamaya başlamıştır. Hayatta kalabileceği kadar parayı ise seyyar fotoğrafçılıkla kazanmaktadır. “Miskin” yerine Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı demek de doğru olabilir fakat Aylak Adam’ın iletişim kurmada yaşadığı sıkıntılar Haşmet için geçerli değildir. Haşmet çalışarak bir yerlere ulaşmak hedefiyle hayata tutunmaz tersine yaşamdaki arayışlarını “ciddiye” alır. Ayşe ise zenginlik hayaliyle yaşama sarılır. Tanışmaları bir rastlantıdır. Bu rastlantı ile süreç başlar. İlerleyen zamanda, Ayşe zenginlik ve şöhret hayalleri peşinde koştuğu yolda kaybolmaya başlar. Haşmet buna eğlenceli gibi görünen fakat yıpratıcı bir çözüm bulur. Yükselen “seçkin”, “burjuva sınıfının” hoşlandığı müzik tarzının üzerine, “sosyal mesajlar” içeren sözler yazar ve Ayşe’ye okutur. “Seçkinler” bunlara bayılır. Sözler, zenginliğin ve tüketimin boyutlarını sert, iğneleyici ama mizahi bir dilde ifade etmektedir. Filmin en önemli sahneleri “seçkinlerin”, sefaleti ve fakirliği “otantiklik” adı altında alkışlarla izlemeleri üzerine kuruludur. Haşmet bunun üzerine Ayşe sahnede şarkısını söylerken şöyle der: “Bizi döveceklerine alkışlıyorlar”. Müzik oldukça tutar, Ayşe ünlenir, hayal ettiği zenginliğe ulaşır. Bu “tuhaf” sınıf içerisinde sahte bir kimlik kazanır. Haşmet bu “çürümenin” farkındadır ve başlattığı sürecin sevdiği kadını nasıl da yok ettiğini acılar içinde izler. Sonunda Ayşe yanlışların farkına varır, Haşmet’e duyduğu aşkı fark eder ve tekrar o gecekonduya, kalender yaşama döner. Sadeliğe ve aşka tekrar dönüşü “Pazar Günü Asla (1960)”da da görebiliyoruz.

Film Yunanistan’ın Pire kentinde geçer. Hikâye, hınzırlıkları, hayat dolu oluşu ve hakkaniyetli duruşuyla saygı kazanmış seks işçisi Ilya ile Amerika’dan Yunanistan hakkında bir şeyler karalamaya gelen, Antik Yunan hayranı yazar Homer üzerine kuruludur. Filmin en başından son sahnesine kadar Homer, kültürel sakarlıklarıyla ortayı kırıp geçirir. Antik Yunan’ı ince noktalarına kadar tanısa da ne uzo’yu bilir ne de rembetikoyu. Tek başına sahnede, kendisi için sirtaki yapan Yorgo’yu alkışlayarak bir kavgaya davet çıkartır. Ilya’yı Yunanistan’ın ihtişamlı günlerinin çağdaş sembolü yapmak için binbir oyun çevirerek, O’na “münevverlerin” dünyasını sunar. Ilya’nın evinde artık buzuki çalmaz onun yerine klasik müzik; sevdiği futbol takımının posteri kalkar, Picasso gelir. Davetkâr evin her bir köşesi kitaplarla doldurulur. Homer için bundan önce İlya’nın hayatı bir “çürümüşlüktür”. Homer’ın oyunları ve “seçkin” önerileri tutmaz. Ilya, aşkı yaşamaya başlar. Homer, uzo içmeyi ve bardak parçalamayı, sirtakiyi öğrenir. Tony Gatlif’in Gadjo Dilo’sunda (1997) Stéphane’ın Sabina’ya âşık olup, araştırma yapmak için geldiği Roman köyüyle kurduğu ilişkinin ardından kaydettiği tüm ses kasetlerini parçalaması gibi Homer’da gemiyle Pire’den ayrılırken not defterini denize atar. Dönüştürmek niyetiyle yola çıkar fakat dönüşerek denize açılır.

Cemal, Orhan Gencebay’ın araya gitar sokmasından rahatsızdır; hemhal olduğu müzikle arasına ona ait olmadığını düşünmediği bir şeylerin girmesini istemez. Ayşe, müzikle açabileceği kapıların peşindeyken, Haşmet sözleriyle araya girer. Ilya, enerji dolu hayatıyla haşmetli Yunan ideasıyla araya giren Homer’a aşk ile yanıt verir. Stéphane, yanan köyden Sabine ile birlikte uzaklaşırken ses kayıtlarının artık bir önemi kalmamıştır. Toprağa gömdükten sonra çevresinde Isidor gibi dans etmesi ile artık geride bıraktığı sahiciliğin bir parçası olduğunu bize gösterir.

Üç filmde de karakterlerin müzikle kurduğu ilişkide sürecin karmaşıklığını ve dinleyicinin buna rağmen müziğe olan naif bağlılığını görebilmek mümkün. Bu ilişkiye yapılan her müdahale içtenlikle ya püskürtülmekte ya da müdahilin içeri çekilmesiyle müzikal kader ağlarını örer. 

Altı günde yaratılan evrende, pazar günü kendimiz olmaya başlarız… 

Yorumunuzu aşağıya yazabilirsiniz.

Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin!

Gizle Lütfen şifrenizi girin!

Şifremi Unuttum

Gizle

Kullanıcı şifrenizi hatırlamıyorsanız aşağıdaki kutucuğa e-posta adresinizi yazarak yeni şifre talebinde bulunabilirsiniz.

Giriş Yap

Kapat