Dergiler POLİTİKA SİYASETİN SARKACI

AYŞEN UYSAL: ÖNSEÇİMDE CHP HİÇ OLMADIĞI KADAR KİMLİK SİYASETİNDEN ETKİLENMİŞTİR.

CHP’de yaşanan ön seçim süreci ve sonuçlarıyla ilgili bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Şunu söyleyerek başlamak gerekiyor: CHP’deki önseçim, diğer partilerde de bir tartışma ve heyecan yarattı. Bu açıdan önemsenmesi gerekiyor. Adayların önseçimle belirlenmesi sadece Türkiye’de değil, başka ülkelerde de seçenekler içerisinde en demokratik olanı olarak görülüyor. Zira CHP’deki önseçimin basında da bir “demokrasi şöleni” olarak adlandırılması bu nedenledir.

Bütün bu olumlu taraflarına rağmen, bu haliyle sistemin birtakım eksileri var. Bu yanlış anlaşılmasın; önseçim yapılmasın demiyorum, sadece mevcut haliyle analiz etmeye ve eksilerini göstermeye çalışıyorum. Bunları birkaç grupta toplanmak mümkün aslında. Birincisi partilerin, özelde de CHP’nin “üye yapısıyla” ilgili birkaç şey söylemek gerekiyor. İkincisi “önseçimin gerçekleşme koşulları” meselesi var ki, burada söylenecek çok şey var. Üçüncüsü ise “önseçimin doğurduğu sonuçlar”, yani mevcut haliyle önseçimden kimler çıkabiliyor meselesi üzerine düşünmemiz gerekiyor.

1. Üyelik kurumu parti içi iktidarın bir aracı olmuş

Üye yapısıyla ilgili olarak, partilerin üye yapılarının çok sorunlu olduğunu söyleyebiliriz. Bu sadece CHP’ye özgü bir durum değil, özellikle merkezde yer alan diğer siyasi partiler için de geçerli. Bununla şunu kastediyorum; sonuçta parti yönetimleri üye yapısından hareketle belirlendiği için, bütün mevcut yönetimler (en başta il, ilçe yönetimleri) üye yapısına müdahale eder. Bu sadece taşra örgütlerine özgü değildir, genel merkezler de üye yapısını şekillendirirler. Ellerinde güçlü bir silah vardır, doğrudan üye kaydedebilme olanağına sahiptirler. Yaptığımız araştırmalardan biliyoruz ki, yerelde özellikle mevcut il, ilçe iktidarları kendi lehlerine üye kaydeder. Bu öncelikle eşleri, aileleri, akrabaları olur. O kotayı doldurmuşlarsa daha uzaktan kişiler olur, partiye oy vermeyen kişiler, hatta hayali kişiler bile olabilir. Böyle olunca “kimlerin oy verdiği” daha da önem kazanmaktadır. 

Özellikle parti içi seçim dönemlerinde tanık olduğumuz ve sıkça dillendirilen şeylerden biri genel merkezin kendi desteklediği adayların seçilebilmesi için toplu üye (bin, iki bin) kaydetmesidir. Dolayısıyla üye yapısı şekillendirilebilen bir şeydir. Üyelik kurumu her zaman mevcut gücü daha da güçlendiren ve muhalefeti zayıf bırakan bir yapıya sahip. Dolayısıyla muhalif konumdayken örgütü ele geçirebilmeniz ya da yerel örgüt iktidarına gelebilmeniz çok zordur. Bu ön seçimde bu üye yapısı oy kullandı. Kaldı ki, birçok kentte mevcut üyelerin yarıdan çoğu oy kullanmadı. En çok tartışılan nokta da buydu. 

2. Ön seçim belediyelerin gölgesinde gerçekleşti

Görüyoruz ki, bütün mücadele “üyeler üzerinden” sürüyor. Dolayısıyla üyelerin talepleri ve beklentileri öne çıkıyor. Bunda garip olan ne var diyebilirsiniz. Burada kastım şu; bu mücadelede özellikle maddiyat ve iş talepleri çok belirleyici oluyor. Bazı şehirler istisna olabilir, ama ön seçimler sırasında çok ciddi para sirkülasyonunun döndüğünü biliyoruz. Dolayısıyla bu durumda, “para gücüne sahip olan” ya da “para gücüne sahip olanlarca desteklenen” adaylar öne çıkıyor. Açık konuşmak gerekirse, bununla belediye olanaklarından yararlananları ve örgüt ihtiyaçları diye adaylardan para talep eden örgüt başkanlarını kastediyorum. Tabii ki bunun demokrasiyle yakından uzaktan ilgisi yok. Bazı yerlerde özellikle büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarının bu olanaklara sahip olduğu için çok öne çıktığını gördük. Toplumda büyük bir işsizlik yaşanırken, belediyede işe alacağım vaadiyle oy toplayan belediye başkanlarının olduğunu da biliyoruz. Biraz daha yakından mercek altına aldığımızda belediye başkanlarının desteklediği adayların listelerde öne çıktığını görüyoruz. Birkaç net örnek de  var bu konuda.

3. Ön seçimin ortaya çıkardığı sonuç ise; bazı meslek gruplarının ve bazı ailelere mensup olanların  ön seçimlerde daha avantajlı olduğudur 

Kanada’da 1970’li yıllara  kadar, aday belirlemede meslek kriteri varmış ve buna göre dağılım sağlanırmış, ama daha sonra bu kaldırılmış. Görülüyor ki, adı konulsun ya da konulmasın kişinin mesleği ön plana çıkıyor, Türkiye’de de durum böyle.

Ön seçimlerde kimlerin ön plana çıktığına baktığımıza özellikle avukatlar ve hekimler önde görülüyor.

Bu neden kaynaklı? Müvekkil ve hastalarıyla ilişkileri genellikle küçük yerlerde tanınmışlığı artırıyor. Özellikle hekimlerde durum bu. Bunun dışında birtakım meslek gruplarının ön seçime giremediğini, girse bile başarılı olamadığını görüyoruz, hele de örgütten yetişmemişse.

Burada bir parantez açmak gerekirse, örgütlülük faktörü burada “çok problemli” bir hale geliyor. Örgüte uzun süreden beri emek harcayanların öne çıkmasından çok, medyatiklik, tanınmışlık ön seçimde adayları daha ön plana çıkarıyor. Bu bence üzerinde en çok düşünülmesi gereken şeylerden birisi. Bu sadece CHP’ye özgü birşey de değil tabii. Aday adayları –eğer bu ilişki ağlarına sahipse- bazı köşe yazarlarını, bazı televizyonları özel olarak arıyor, isimleri daha çok geçsin diye. Oy kullananlarda da o “isme aşinalık” önem kazanıyor.

Bu maddiyat ilişkisi ile ilgili olarak iş çevrelerinin (kaldı ki onlar kontenjanlarda da ön planda), iş kadınlarının, iş adamlarının ön plana çıktığı, buna karşılık işçilerin, köylülerin, el işçilerinin listelerde yer bulma şansının olmadığı bir mekanizma karşımıza çıkıyor. Bazı toplumsal kesimlerin böyle bir yapıda rekabet edebilmesi mümkün değil. Elbette ön seçim çok önemli, üyelere söz vermek çok önemli, ama bütün bu eksilerini de göz önünde bulundurarak ve bunların etkilerini en aza indirmenin yolları üzerinde düşünerek.

Kadınların durumunu nasıl görüyorsunuz?

Her ne kadar yeterli olmazsa da sıçrama var bu listelerde. Bu sayısal bir sıçrama değil aslında: zira önceki genel seçimde CHP 100 kadın aday göstermiş, buna karşılık bu seçimde de 103. Kaçı seçilebilir yerlerde ona bakmak lazım. 

Aslında ön seçimle bağlantılandırarak şunu söylemek gerekir, siyaset kadınların dışlandığı bir erkek oyunu. Ön seçimler de bunu gösterdi. Neyi kastediyorum; ön seçimlerde de yarış erkekler arasında geçti. Ama o erkekler arasındaki yarışta gruplar, ekipler bir erkeği desteklemek yerine bir kadını tercih ettiler. Adana bunun en tipik örneği. Birinci sıradan çıkan adayın birinci çıkmasındaki en önemli neden, yarışan ekiplerin onu rakip olarak almayıp kendi aralarındaki rekabeti sürdürüp buna karşılık bütün desteklerinin kadın adaya yönelmesini sağlamalarıdır . Güçsüz görüldüğü için, “kadına destek verelim, ama biz mücadeleyi erkekler arasında sürdürelim” anlayışı yani…

Bunun dışında benim dikkatimi çeken bir diğer mesele aile faktörüdür. Siyasette aile hep önemli olmuştur fakat özellikle Kılıçdaroğlu ile birlikte başka bir biçim kazandı. Partide bir yerlere gelmek konusunda kimin oğlu ya da kızı olduğun daha fazla önem kazanmaya başladı. Özellikle de seçimlerde. Dolayısıyla partiye emek vermiş kişiler değil, ama bir şekilde “partiyle ilişkili kişilerin çocuklarını aday gösterme” söz konusu oldu. Örneğin İstanbul’da birinci sırada yer alan Ermeni aday olarak kamuoyunda ve medyada çokça yer alan ve daha çok bu nedenle Ermenileri temsilen aday gösterildiği söylenen Selina Özuzun Doğan’ın, aday gösterilmesinin nedeni sadece Ermeni olması değil, aynı zamanda babasının kimliğidir. Doğan, uzun yıllar Bakırköy Belediyesi’nde Başkan Yardımcılığı yapan Yervant Özuzun’un kızı olarak siyasette tanınıyor.

Aileler üzerinden tanımlanma ve etiketler daha ön plana çıkmaya başladı. Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Ailelerimizi seçme şansımız olmadığına göre bir kısmımız baştan dezavantajlı duruma düşmüş oluyor.

İstanbul’da bir belediye başkanımızın eşi de aday, onu nasıl yorumluyorsunuz?

Dikkat çekici noktalardan birisi ve belediye başkanlarının gücünün önseçime yansımasının tipik örneği aslında. Bir tesadüf değil, aynı bölgeden eşinin birinci sıradan çıkması hiç tesadüf bir şey değildir. Bazı partilerde düzenlemeler var, sadece Türkiye için de geçerli değil hiç şüphesiz. Aynı aileden temsiliyet meselesine sınırlamalar getirilebiliyor. Deniliyor ki, ikisi de siyaset yapıyorsa neden olmasın? Mesele bu değildir, mesele temsil meselesidir. Bence eşlerden birinin belediye başkanı olup birinin mecliste olması demokrasi açısından hiç şık bir manzara değil. Önseçimdeki yarış ve temsil açısından fırsat eşitliğini zedeleyen bir durumdur.

Önseçimin gerçek bir demokrasi şölenine dönüşmediğini söyleyebilir miyiz?

Bence demokrasi şöleninden bahsetmek için çok erken. Elbette bir adımdır, geliştirilebilir. Yeter ki, niyet bu yönde olsun. Fakat demokrasi şöleninden bahsetmekten henüz çok uzağız diye düşünüyorum.

Önseçimde CHP’ye hâkim olduğu söylenen bazı grupların başarılı olamadığını düşünüyor musunuz?

Tam öyle olduğunu düşünmüyorum. Ulusalcıların tasfiye edildiğine yönelik genel bir algı var. Ben bundan çok emin değilim. Çok tartışılan eski yüzler liste dışı kalmıştır ama bu yenilerinin listeye girmediği anlamına gelmiyor. Özellikle İzmir sonuçlarına bakarak Ergenekon davasının listeye damgasını vurduğunu düşünüyorum. Ulusalcı damarın partiden tasfiye edildiği noktasında değilim.

Genel olarak baktığınızda üyelerin görüşleri ile seçmenin görüşleri, beklentileri arasında bir paralellik var mı?

Temel bir çelişki var mı, onu kendime sormadım açıkçası. Fakat bazı kentlerde özellikle Alevi adaylar ön plana çıktı. Çünkü bu kesim blok olarak oy kullandı. Bazı kentler açısından net görülüyor ki, Anadolu Alevileri, Arap Alevilerini kendilerine dâhil etmediler. Hem oy verme davranışı hem de birlikte hareket etme ve aday belirleme süreçleri açısından söylüyorum bunu. Bu manzara karşısında duruma kontenjanlarla müdahale edildi. Adana seçimi buna örnektir. Kontenjanlar Alevi olmayan adaylara kullanıldı. Dolayısıyla önseçimin üzerinde düşünülmesi gereken noktalarından birisi de bu: Alevi adayların öne çıkması genel başkanın kimliğiyle bağlantılı olarak gelişiyor. Blok oy kullanma İzmir’de de vardı. Dolayısıyla aslında sınıfsal, ekonomik göstergelerin dışında kimlik üzerinden oy kullanmayı teşvik eden bir yönü olduğu üzerinde de düşünmek gerekir. Bunun adaylara da ciddi bir yansıması var. Hep kimlikler ve “cemaatler” üzerinden adaylar düşünülüyor. 

Kimlikler üzerinden siyaset yapmanın Türkiye’de  çağın ruhuna uygun düştüğünü söyleyebilir miyiz? Mesela HDP de adaylarını tamamen kimlikler üzerinden sundu.

CHP’nin kimlikler üzerinden aday belirlemeye meylettiği aşikâr. Ama CHP’ye özgü bir durum değil, partiler birbirlerini kolluyorlar. Tersi de geçerli tabii. HDP’nin Pir Sultan Abdal’ın başkanını İzmir’den aday göstermesi Kılıçdaroğlu’nun İzmir’den aday olmasındandır. Önseçim sonuçları CHP’nin hiç olmadığı kadar kimlik siyasetinden etkilendiğini gösteriyor.

Gazi Üniversitesi Ekonometri mezunu. SHP Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcılığı (1991-1995) ve CHP TBMM Milletvekili Danışmanlığı yaptı. SODEV'de Ankara Temsilciliği, Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Sekreterlik görevlerini üstlendi. CHP Ankara İl Başkan Yardımcılığı (2011), CHP Çankaya İlçe Eğitim Sekreterliği (2011-2013) yaptı. 2014'den beri Çankaya Belediye Meclis Üyesi (CHP) ve CHP Genel Merkez Kültür ve Sanat Platformu Üyesi. Bireşim (1995), Birlikte (2005) ve Politus (2010) dergilerini yayınladı.

0 comments on “AYŞEN UYSAL: ÖNSEÇİMDE CHP HİÇ OLMADIĞI KADAR KİMLİK SİYASETİNDEN ETKİLENMİŞTİR.

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: