Yıllardır gazete sayfalarında karşımıza çıkan, haber bültenlerinin olmazsa olmaz konuların başında gelir oldu sokak hareketleri. Farklı coğrafyalara yayılmış, meydanları dolduran binlerce insanın çığlığı Amerika’da, bazen Avrupa’ da, kimi zaman Ortadoğu’da çınlatır kulakları. Bu mücadelede, din, mezhep, dil, etnik köken önemli değildir. Neredeyse tamamının ortak noktası ise polisin aşırı şiddet kullanması, iktidarın eylemler karşısındaki tutumu, kendi yaşam alanları için söz söyleme hakkı olanların, bunu savunanların siyasi suçlu gibi gösterilmesi, basın ve medyanın olaylar karşısındaki duyarsızlığı, sosyal medyanın gücüdür.
Yaşam alanlarının günden güne daraldığı, kentsel dönüşüm, çevre düzenlemesi, başlıkları altında yaşanılamaz kentlerin yaratıldığı bir düzen var artık. Nefes almak, gezmek, bir ağacın altında kitap okumak, anısı olan sokaklarda dolaşmak, küçük bir kır kahvesinde sabah kahvesini yudumlamak elimizden alınıyor. Kentler artık yaşam alanları olmaktan çıkıp, rezidanslara, AVM’lere, gökdelenlere bırakıyor yerini. Nasıl daha iyi yaşanabilir sorusu hangi proje daha çok rant sağlar, daha çabuk biter sorusuna bırakıyor yerini.
David Harvey’ in Asi Şehirler kitabı işte bu noktada kılavuzluk ediyor yaşanan düzene. Harvey yaşanan olayları Marksist analizle inceler. 2001 yılında ABD’de patlayan gayrimenkul çılgınlığı, 2008’de finans sektöründe krize neden olup tüm dünyayı sarmıştır. İnsanlar evlerini, işlerini kaybetmiş; maaşlarıyla kredi ödemeye mahkûm kalmış ve daha kötüsü haciz gerçeği ile yüzleşmiştir. Tüm bu yaşanılanları gündelik yaşamın niteliği üzerinde saldırı olarak tarif eder.
Şehrin isyanını çözümleyen bu kitap, kapitalist sistemin krizleriyle kentsel krizler arasındaki ilişkiyi açıklar. Şehirler kentsel büyümenin kurbanı olmuştur. Finans krizi olarak etiketlenen olguyu, Marksist iktisadın ihmal ettiği kent perspektifi üzerinden çözümler. Kentsel konut ve altyapı üretimin, sermaye birikiminde belirleyici olduğunu ortaya koyar.
“Kapitalizmin coğrafi tarihi” tanımlaması içinde 19.yy’dan başlayarak gelişen büyüyen şehirlerin ekonomik istikrarın mı yoksa yaklaşan krizin mi habercisi olduğunu sorar. Burada da Harvey “sermaye muammasının” ortaya çıktığını belirtir. ABD ve Çin örnekleriyle desteklediği üzere barınma hakkı artık önemini yitirmiştir. Sistemde artık talepler önemsizdir.
Kapitalizm tüm gerçekliği ile yok ederken kentleri, işte tam da burada kentlerin gerçek sahipleri, muhalefetlerini göstermek, yaşam haklarına sahip çıkabilmek için sokaklara dökülür.
Harvey, “antikapitalist mücadele için şehri yeniden sahiplenmeyi” önerir. Bunu ilk defa 1968 yılında Henri Lefebre tarafından kullanılan “Şehir Hakkı” kavramını kullanarak açıklar. Şehrin alanlarını kullanarak mücadele yöntemlerini açıklar.
Nasıl bir şehir istediğimiz? Nasıl kimseler olmak istediğimiz? Ne gibi toplumsal arayışlar içerisinde olduğumuz? İşte bu soruların bağımsız sorular olmadığını, birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini söyler. Nasıl şehirler inşa etmek istediğimizin aslında nasıl insanlar olmak istememizle ilgili olduğunu belirtir. 
Onun için önemli sorulardan biridir; bir şehri nasıl yönetebileceğimiz. Ve der ki; şehir hakkı talep etmek, kentleşme süreçleri üzerinde, şehirlerimizin nasıl şekillendirildiği üzerinde bir tür belirleyici güç talep etmek ve bunu kökten ve radikal biçimde yapmaktır. Bunu da ona dayatılan yöntemlerle değil, kendi yöntemi ile yapmak gerekir. Şehri gönlünce şekillendirme hakkından bahseder ve ancak bu şekilde bir siyaset anlayışına ulaşılacağını belirtir. Bu hak en önemli insan haklarından biridir. Yaşanan bu hızlı kentleşmenin aslında antikapitalist devrimci mücadelenin önünü kesmek olduğunu ekler. Harvey yaşanan tepki arayışını, 1990’ların başından beri hoyrat bir neoliberalleşme süreci içerisinde gündelik yaşamın niteliği üzerindeki saldırısını gitgide yoğunlaştıran uluslararası kapitalizm karşısında olduğunu söyler.
Zamanla değişen düzen artık klasik işçi sınıfını yok etmiş, şehirde yok olan fabrikaların yanında, kentsel işçilerin varlığını yaratmıştır. Bu yeni sınıfın adı artık proletarya değil prekaryadır. Şehir yaşamı için oldukça önemli olan, güvencesiz, yarı zamanlı, örgütsüz çalışıp, geleceksiz yaşanlardır.
Şehir hakkı ilkesiyle kentsel dönüşüm politikalarına karşı çıkılmasını savunur. Harvey, kentsel dönüşümün temelde sınıfsal bir içeriğe sahip olduğunu belirtir. Dünyanın pek çok farklı coğrafyasında yaşanan olayları, sokaklara dökülen kitleleri “kendi arzu ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir dünyanın kavgası” olarak açıklar.
2011 yılından beri tüm dünyada karşımıza çıkan mücadele hareketlerini inceleyerek, oluşan tüm hareketlerin aslında yeniden üretim alanındaki sömürü karşısında oluşan tepkiler olduğunu belirtir. Üretim alanındaki sömürünün büyük bir önem kazanmış, üretim alanında sömürülen işçinin aldığı ücretin, kira veya borçlar vasıtasıyla yok olmuştur. İşte bu noktada Harvey, “yurttaş ve yoldaşın kol kola yürümesi”nin günümüz koşullarında kapitalizme karşı önemini anlatır.
Dünyanın pek çok yerinde hemen hemen aynı zaman dilimine yayılmış eylemleri inceleyen Harvey örgütlü mücadelenin önemine değiniyor. Ayşe Deniz Temiz’in sunuşunda “Asi Şehirler’in bir ayağı kütüphaneye, diğeri sokağa basan” bir metin olduğunu söyler. Bu da kitabın teorinin yanına somut eylemlere de göz attığını gösterir. Harvey, “Biz tek tek bireyler olarak hangi tarafta yer alacağız? Biz hangi sokağı işgal edeceğiz? Ancak zaman gösterecek. Fakat bildiğimiz bir şey varsa o zaman şimdidir.” der.
Vahşi kapitalizmin insanlığa karşı, doğaya karşı suçlarından ötürü yargılanması gerektiğini savunan David Harvey, şehirleri yeniden sahiplenmek ve örgütlenmek, en ala başlangıç noktasıdır der. Artık İstanbul’da dünyanın Asi Şehirler’i arasında yerini almıştır.————————————————————————-

0 comments on “ASİ ŞEHİRLER

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: